☕️DANIŞMANLAR KAHVESİ#2 — ENDÜSTRİYEL NESNELERİN INTERNETİ & TESİS BAKIMI / SELİM UÇKAN
Bu sayımızda konuğumuz, TeknoMot Reliability Systems (Güvenilirlik Sistemleri) Kurucusu, Bakım ve Güvenilirlik Merkezli Bakım Teknolojileri Danışmanı, teknik bilimler sevdalısı Selim Uçkan.
Not: Ben öyle uzun uzadıya okuyamam derseniz programın video hali şurada:
Selim Bey ile:
IIoT (Endüstriyel Nesnelerin Interneti)’den,
Sağlıklı şekilde yapılandırılan tesis/teknoloji yatırımlarının yol haritasına;
Yangın söndürme odaklı reaktif bakım kültüründen,
Güvenilirlik ve analitik merkezli bakım vizyonuna;
Yapay zeka ile de desteklenerek gerçekleştirilebilecek proaktif yaklaşımların varlık/ekipman yatırımlarımızın dolayısıyla işletmelerimizin ömrünü nasıl uzatabileceğine
kadar derinlikli, yer yer teknik anlamda boğucu (bu konulara, onların kolay olmadığını kabullenerek girişmeliyiz değil mi😅) ancak bir o kadar da hayati konulara dokunduk.
Haydi başlayalım...
(Metin boyunca SU: Selim UÇKAN, 2xMSc. , Eİ: Erkan ISCIMEN olarak kullanılmıştır.)
Eİ: Değerli izleyenler merhaba. Danışmanlar Kahvesi’nin ikinci bölümünde birlikteyiz. İkinci bölümümüzde çok değerli bir uzmanımız var. Geçen ay mobbing konusunu işlemiştik; bu sefer biraz daha teknik, daha böyle sayısal, mühendislik, analitik bir konuyu ele alacağız. Danışmanlarla ilgili belki bu programda biraz önyargıyı da temizleriz. Hani sadece böyle “soft skill”, işte insan kaynakları, yönetim tipi şeyler yapmıyoruz; çok teknik işlere de giriyoruz biz danışmanlar olarak. O anlamda Selim Bey’i bugün davet ettik, kendisi de kabul etti, sağ olsun. Hoş geldiniz Selim Bey.
SU: Hoş bulduk Erkan Bey, teşekkür ederim.
Eİ: Rica ederim.Selim Bey’i kısaca bir tanıtayım, ondan sonra da ufak ufak başlayalım. Selim Bey, Türkiye’de yapılan az kişinin yaptığı uzmanlık alanlarından birini yürütüyor. Bakım alanında çalışıyor ama bakımı böyle birazdan zaten onların detaylarını kendisinden dinleyeceğiz daha doğru şekilde. Bakıma hem analitik şekilde değişik yöntemlerle bir şekilde baktığınızda; fabrika yatırımlarının ya da varlıkların, bu bir gemi de olabiliyor, bir soğutma kulesi de olabiliyor, bir fabrika içindeki bir makineniz, bir ekipmanınız da olabiliyor... Eğer o ekipmanı korumak, ekipmanın ömrünü artırmak istiyorsanız onunla ilgili ciddi çalışmalar yapıyorlar. Ciddi analizler yapıyorlar; baktığınızda doktor gibi titreşimlerini dinliyorlar, başka şeyler yapıyorlar vesaire. Çok ilginç bir çalışma alanı var. O yüzden de biraz, kendisiyle de sizi tanıştırmak istedim.
Enteresan bir özgeçmişi de var; baktığınızda aslında bir ekonomi-finanstan başlamış önce. Yani o taraftan, orada da meslektaşız kendisiyle. Ben de işletmeciyim, öyle diyeyim. Ondan sonra kendisi ama ilerleyip öteki taraftan işte mühendislik tarafı, mühendislik yönetimi tarafında iki tane yüksek lisans yapmış. Hatta şu anda bir yüksek lisansına da devam ediyor. O yoğunluğun arasında bize vakit ayırdı. Bir yandan böyle akademik tarafta da ilerliyor. Yıllardır da önce bu bakım servis şirketlerinde çalışmış, tecrübe edinmiş; daha sonra da birkaç yıldır kendi şirketiyle devam ediyor. Bir şekilde bu çalışmalara yapay zekayı entegre ediyor, başka bir perspektif katıyor. Ben de biraz sayısal, hani fen lisesi kökenli olduğum için sayısal bir sohbete girince kendimizi de kaptırıyoruz. O yüzden böyle bir sohbet bugün sizi bekliyor. Bakalım ne kadar derinlere ineceğiz. Tekrar hoş geldiniz diyorum ben Selim Bey.
SU: Hoş bulduk Erkan Bey. Çok güzel özetlediniz. Sizler de hem yaptığımız konuları hem de ilgi alanımız demeyeyim artık, mesleki hobilerimiz diye tarifliyorum bu durumu. Umuyorum çok güzel bir sohbet olacak sizinle beraber bugün.
Eİ: İnşallah, inşallah. Derinleştireceğimiz için ben de mutluyum. Benim için de fırsat olacak aslında böyle derinliğine, sınırsız konuşmak için sizle. O yüzden ben de çok mutlu olduğum, sağ olun.
Endüstriyel Yatırımlar
Eİ: Öncelikle ben ufaktan bakım alanıyla başlayalım derim. Aslında günün konusu Endüstriyel Nesnelerin İnterneti. Böyle havalı değişik bir ismi var, IIoT gibi böyle; oraya gireceğiz. Ama önce isterseniz hem sizin mesleğinizle, ilgi alanlarınızla başlayalım. O tarafı da bir konumlamış olalım; konular zaten doğrudan ilişkili. Endüstriyel Nesnelerin İnterneti (Industrial Internet of Things) ile bakım alanının göbekten bir bağı var aslında.
Baktığınızda biz de yaklaşık bir 15 yıldır birçok yere danışmanlık veriyoruz. Bunların %70’ine yakını üretim tesisi. Sizin müşterilerinizde bu anlamda başka bir açıdan muhatabız, o anlamda görüyoruz. Yatırımlar yapıyorlar; bir anda şu makineyi aldırıyorlar, seviniyorlar. Ya da işte ikinci el makine piyasaları var biliyorsunuz; oradan yurt dışından ya da başka bir yerden onları bir anda getiriyorlar. Yeni yatırımlar yapıyorlar. Hele şu ekonomik konjonktürde işleri çok zor. Çok büyük paralar. Çünkü kredi kullanıyorlar, leasing kullanıyorlar ya da başka bir finansman, kendi öz finansmanlarını kullandıkları oluyor vesaire. Zor bir süreç.
Düşünün; o koca milyon Euro’luk yükleri üstleniyorlar. Öyle 300-500 bin Euro’luk belki zaman zaman. Ondan sonra onunla çalışacaklar, üretecekler, geri dönecekler, kazanacaklar. Çok büyük bir cesaret aslında şu dönemde bu yatırımlar. Şimdi bu anlamda sizin bulunduğunuz alan çok önemli ve kritik bir alan aslında. Nasıl yani? Çünkü siz onların, nasıl insan sağlığı çok önemliyse, onlar da çocuğu gibi üzerine titrediği yani yıllarca, on yıllarca kullanmak için hevesle aldığı, kapasitesini büyüttüğü ya da belki yeni başladıysa kapasitesini oluşturduğu ekipmanlara, makinelere, o varlıklara diyebileceğimiz şeylere siz bakım yapıyorsunuz. Onların ömrünü uzatıyorsunuz. Bu nasıl bir alan? Bunu bir genel olarak anlatmanız mümkün mü? Bunun önemi nedir? Türkiye’de gereken önem veriliyor mu buna? Sorularımıza cevaben bir giriş yaparsak çok seviniriz.
SU: Tabii ki. Öncelikle bakımın artık çok farklı noktaya geldiğinden mevzu bahisle, bakım kavramına biraz değinmek isterim. Bakım öyle önemli bir kavram ki; yani belki bunun ansiklopedi karşılığı işte belirli şartlarda, belirli koşullar altında birtakım sistemlerin, teknolojilerin amaca hizmet etmesi, fonksiyonelliğini devam ettirmesi anlamında yapılan uygulamalar. Yani buna yardım eden uygulamalar gibi tanımlayabiliriz aslında bakımı. Ama son zamanlarda teknolojik gelişmeler, endüstriyel devrimler ve nihai anlamda yine konumuzda onlara da değineceğiz, Büyük Dil Modelleri’nin, işte Machine Learning’in yani makine öğrenmesi ve derin öğrenmenin sürece entegre edilmesiyle çok daha başka bir duruma geldi bugün günümüzde.
Bu aslında endüstri devrimlerinin ilkiyle, her ne kadar belki buhar makinelerinin bulunmasıyla başladı gibi görünse de bakım hayatımızda her zaman vardı. Çünkü örneğin eskiden kılıçlı kalkanlı yapılan savaşlarda aletler, edevatlar vesaireler; bunların dahi bakımları vardı. Çünkü ona bakmazsanız dolayısıyla bir savaşı kaybetmenize sebebiyet verebilirdi. Hani bir nal ve at hikayesi vardır ya, oradan biraz dem vurayım konuya. Ama tabii buhar makinelerinin de buluşuyla beraber...
Eİ: Yani bu aslında İstanbul’un Fethi’nde tamamen, yan hikaye olarak akıp gider ya; Macar bir topçu vardı işte, atar atamaz Şahi top... Onlar aklıma geldi şimdi siz bunları söyleyince.
SU: Evet, evet. Aynen öyle. Yani aslında yeryüzünde insanın hikayesinin, tarihinin başlamasıyla belki başlayan bir süreç. Sonrasında dediğim gibi buhar makinelerinin endüstriye entegre edilmesi, hayatımıza girmesi; sonrasında hatta Leonardo da Vinci’nin kendi döneminde ilk rulmanın tasarımını yapması kağıt üzerinde ve bununla beraber o rulmanın macerası ki... Niye rulmanı özellikle vurguluyorum? Rulman bir makinenin kalbidir. Yani elektrik her ne kadar hayatımıza Tesla gibi, Edison gibi profillerle girse de bu noktada rulmanın olmadığı bir yerde hiçbir şey çalışamaz. Ondan dolayı özellikle vurgulamak istiyorum. Aslında bu bakım kavramı da en nihayetinde bu ekipmanların bu fonksiyonelliğini hiçbir şekilde duraksamadan, bu sürekliliği sağlayarak devam edilmesi anlamında yaptığımız uygulamalar. Bu yeri geldiğinde bir analiz, yeri geldiğinde “visual inspection” dediğimiz keşifler ya da görsel incelemeler, yeri geldiğinde işte hiç istemesek de —ki onlara da değineceğiz— herhangi bir arıza durumu sonrasında onarımlar, yeri geldiğinde periyodik bakım gibi durumlarla karşımıza çıkan ve hayatımıza entegre olan bir kavram.
Dediğim gibi burada günümüzde öyle bir noktaya geldi ki, onu artık kompleks bir kavramdan çıkartıp daha yalınlaştırmamız gerektiğini düşünüyorum ben bugün geldiğimiz noktada. Çünkü kavram karmaşaları maalesef her alanda olduğu gibi global anlamda söylüyorum bunu; dezenformasyonlar, acaba hangisi doğru, hangisi yanlış, kim doğruyu söylüyor gibi bir sürü zihin karışıklığına sebep olacak konular var, bilgiler var. Bunu gerçekten bugün konuşacak olmamız benim için de çok kıymetli. Ben de bu alanda konuşacaklarımızın özeti demeyeyim belki ama neleri konuşacağımızın bir perspektifi olarak bu şekilde bir giriş yapabilirim sizlere.
Endüstriyel Nesnelerin Interneti (IIoT)
Eİ: Teşekkür ederim, çok sağ olun. Şimdi baktığınızda bakıma zaten birazdan döneceğiz. Bakımla başladık, bakımla bitireceğiz ama günün konusuna siz de bir değindiniz; artık dediniz bu işte makine öğrenmesidir, diğer teknolojilerin gelişmesiyle bakımın da rolü, konumlanması değişti. İstiyorsanız bu yolla günün konusuna bir giriş yapalım, oradan devam edelim. Sonunda yine bakımla bitireceğiz dediğim gibi. Çünkü orada çok anlatacak şeyiniz olduğunu biliyorum ama bence bu anlatacağınız şeylere Endüstriyel IoT yani Endüstriyel Nesnelerin İnterneti’ni anlattığımızda, o süreci oluşturduğumuzda birlikte muhtemelen oraya da bir altyapı oluşturacak. O anlamda onun üzerine bakımdan bahsetmenizi daha da güçlendireceğini düşünüyorum izleyiciler için de.
O anlamda istiyorsanız ufaktan bir IIoT tarafına girelim. Burada IIoT dediğimizde önce bir IoT’den bahsetmek lazım aslında. Nesnelerin İnterneti... Oraya girmeden de yine bir video izledim; acaba dedim böyle kaçırdığım bir şey var mı, yenilerde ne olmuş falan filan diye. Bu IoT aslında tüketici tarafında büyük bir heyecan yarattı. Nesnelerin İnterneti; işte bütün nesneler birbirine bağlanacak, ondan sonra işte şu kadar milyar cihaz sistemde olacak, bir süre sonra bu “Internet of Everything” (Her Şeyin İnterneti) haline gelecek. İşte bunu daha ziyade ilk başta hatırlıyorum, yıllar önce bir zirveye gitmiştik; Intel düzenlemişti. Ondan sonra bu işte IoT zirvesi, IoT nasıl kullanılır vesaire... Orada iş ortakları yetiştirmeye çalışıyordu. IoT ile aslında baktığınız zaman insanlara öyle bir vizyon vermeye çalışıyordu. Biz de dahil olmuştuk, böyle yıllar oldu ama bir 7-8 sene oldu.
Onun üzerine tabii Intel devam ediyor ama, Nvidia tarafı çok güçlendi. Yapay zeka ekran kartlarının üzerinden çalıştığından, onlar pazarı domine etmeye başladı. Dünyanın en değerli şirketi tırnak içinde oldu; işte o sermaye piyasaları biraz fazla hareketli, güvenemiyorduk ama dolayısıyla orası çok böyle gözde, çok önde bir şey olarak devam ediyor. Hatta bir Metaverse macerası geçirdik hep beraber. Yani baktığınızda o Meta şirketinin adını Meta yapan Facebook, bir süre sonra aslında her şeyin önce bir dijitalleşeceği, sanki ikiz gibi bir durum oluştu. Orada oyunlaştırma gibi bir dünya vardı; bir de üzerine sanki onların Nesnelerin Interneti tarafından da gerçek dünyanın aslında oranın içine gireceği gibi böyle vizyonlar konuşuluyordu.
Ama bunlar... Bu girişi şu yüzden yaptım; Nesnelerin İnterneti, hep böyle tüketici hayatını nasıl etkileyeceği üzerine odaklanıyor. En azından gündem anlamında. Çünkü tüketici üzerine konuşunca daha viral olur, pazarlaması daha etkilidir filan ya. O anlamda böyle gidiyor. Ama bence Endüstriyel Nesnelerin Interneti bunların hepsi konuşulurken birazcık açıkçası gölgede kaldı. Tabii ki şirketler arka tarafta otomasyon, IoT çalışmalarına girmeye çalıştılar. İşte karanlık fabrikalardan bahsedildi, başka şeyler oldu falan. Ama bunlar hep bu Nesnelerin Interneti ön taraftaki tüketici teknolojilerinin biraz gölgesinde kaldı. Ben bu anlamda size sormak istiyorum. Yani otomasyon ve IoT konularında sizce müşterilerinize bakarsanız, pazara bakarsanız; hani bu özellikle üretim şirketleri ve benzeri tesisler bu konuda bilinçliler mi? Sizce bu teknolojileri kullanıyorlar mı? Yoksa onlar bu uygulamalardan uzak, hala böyle önceki yöntemlerle mi işlerini sürdürüyorlar? Bunu soracağım size.
SU: Aslında çok güzel bir noktaya değindiniz Erkan Bey. Ben sektörel olarak baktığımda birçok firmayı ziyaret etme şansım oldu. Bunların belki birçoğu Türkiye’de ilk 1000 arasında olan fabrikalardı ya da tesislerdi. Yurt dışında da global temsilcilerine gitme fırsatlarım, saha keşiflerim, iş toplantılarım vesaire gibi deneyimlerim de göz önünde bulundurarak bunu söylersem; eğer biz biraz ülke anlamında kavramın ötesine son zamanlarda çok az geçmeye başladık. Yani bu noktada hala daha işin otomasyon noktasındayız. Hani illa ki bir kalıba oturtacaksak Endüstri 3.0 gibi düşünebilirsiniz bunu.
Endüstri 3.0’daki olay aslında otomasyonun başladığı olaydı. Hani burada 1970’ler, 1980’lere doğru hayatımıza giren bir kavramdı. Burada amaç; insan müdahalesi olmadan hızlandırılmış, standardize edilmiş, daha verimli yapmakla ilgili bir durumdu. Ve bu büyük ölçüde büyük firmaların entegrasyonuyla, buna dair işte robotların üretimleriyle, bu robotları kontrol eden ya da sistemleri kontrol eden programlanabilir logic kontrolör dediğimiz PLC’lerin yardımıyla gerçekleşti. Burada aslında hani bir nevi benzetmeyle anlatırsak, bu bir nevi kas gücüydü aslında. Kendini tekrar eden bir kas gücüydü. Bunu iskelet sistemine benzetiyorum ben biraz, fiziksel olarak bir benzetim yaparsak.
Ama IoT yani Nesnelerin İnterneti’nin hayatımıza girmesiyle aslında şu amaçlandı: Şimdi bir robot ya da bir robot kol orada kaynak yapabilir ya da bir tezgaha yükleme yapabilir. Bu aslında işin otomasyon kısmıdır. Ama Nesnelerin Interneti o nesneyle ya da o sistemle konuşmak, hissetmek, bunun verisini toplamak ve bu verilerden bir içgörü oluşturmaksa; hani burada o kaynak yapan ya da yükleme sistemine hizmet eden robotun aslında şunu bize söylemesi anlamına geliyor: “Yani benim motorum ısınıyor... İşte benim rulmanımda yağsızlık emareleri var... İşte benim rulmanımdan iç bilezik arızası sinyalleri geliyor...” şeklinde gibi aslında bu durumu düşünebilirsiniz. Yani burada dediğim gibi, bunun birbirine olan entegrasyonu biraz bizde çok daha uzun zaman aralığında gerçekleşiyor ve dolayısıyla vurguladığınız sektörlerde ya da bizim ülkemiz için vurguladığınız durumda birçok yerde hala daha otomasyon noktasında kaldığımızı düşünüyorum.
Çünkü Endüstri 4.0 kavramı maalesef hala daha tam anlamıyla —naçizane görüşüm— Türkiye’de, yani ülkemizde anlaşılamadı. Ya da belki anlaşıldı ama uygulama alanı noktasında o az önce de girişte bahsettiğim kafa karışıklığı devam ediyor. Ya da en kötüsü de şu: “Tamam ben buna bir şekilde yatırım yapayım ama bu noktada hangi amacıma hizmet edecek ya da hizmet ettiği amaca yönelik nasıl bir katma değer sunacak?” şüpheleri doğrultusunda... Ki ben bunun böyle olduğunu düşünüyorum, buna inanıyorum ben. Çünkü konuştuğum gözlerde ya da duyduğum sözlerde hep bunlar saklı, bu kelimeler saklı. Bundan dolayı da Endüstri 4.0 kavramının hala korkulan bir şey ya da bu noktada çok kolay hayatımıza entegre edemeyeceğimiz bir şey gibi hissedildiğini fark ediyorum ya da görüyorum.
Ama bir noktada, hani otomasyonun da ülkemize hangi yıllarda girdiğini düşünüyorum; yine bunun ülkemize girmesi ya da gelişmesi 90’lı yılların sonu, yani 2000’leri bulmuştu. Çünkü mesleği elektrik olan bir babanın çocuğuyum ben de. O noktada otomasyon çalışmalarının direkt kalbinde olduğumu söyleyebilirim. O yıllarda her ne kadar çocukluk dönemime denk gelse de hala zihnimde yapılan işler... Yani bu otomasyon çok keyifli bir konuydu ama bunun artık entegrasyon noktasında ve IoT ya da Endüstriyel Nesnelerin İnterneti entegrasyonu noktasında biraz daha hızlı, biraz daha mantıklı ve biraz daha bununla beraber korkmadan cesurca kararlar alınması gerektiğini düşünüyorum ben sektörümüz genelinde.
Eİ: Burada sanırım siz de böyle işaret ettiniz, oradan da biraz aklıma geldi. Şöyle bir durum var. Yani tüm teknoloji ürünlerinde yazılım, işte ERP, CRM, buna benzer başka tüm yazılım ya da diğer teknoloji konularında, makinelerde de böyle aslında. Yani baktığınızda hep şöyle bir şey oluyor: Satış süreçlerinde çok bulunmuyoruz; onların genellikle müşteri tarafında, müşterinin satın alırken bilinçli bir satın alma yapması için bizden hep destek istiyorlar. Oralarda hep şöyle bir satış profiline denk geliyorum aslında: Bu tip yan özellikler örneğin işte çok fazla orada satış yapan arkadaş tarafından çok fazla bilinmiyor. Belki de üreten tarafından da bilinmiyor, sadece adı koyuluyor oraya.
Örneğin ben bunu şeyde çok yaşadım; bütçeciydim ben aslında danışman olmadan önce, mesleğim bütçe uzmanlığıydı. Ondan sonra böyle farklı noktalara geldi konu... O yıllarda birçok ERP görüşmesi yapmıştık, demolar almıştık. ERP şirketleri içinde bütçe modülünün olduğunu iddia ediyorlardı. Bazılarında gerçekten vardı, ama butonu vardı; tıklıyordunuz boş. Hiçbir şey yok. Kimse kullanmamış onu. İşte 100 müşterisi varsa biri ikisi biraz ilgilenmiş, o da olmamış falan. Ondan sonra bazısında o bile yok. “Var mı?” diye sorsan “Var” bunun gibi...
Şimdi yapay zeka bugün öyle hani bir şey oluyor; “Var mı yapay zeka?” “Tabi olmaz mı, var” diyor. O da koy sepete diyor. Ne alan ne aldığını biliyor ne satan ne sattığını biliyor. Dolayısıyla şimdi bu tarafa gelirsek; hani siz diyorsunuz ya Endüstriyel Nesnelerin Interneti’nde bir şekilde insanlarda bunun faydalarını anlamakla ilgili, somutlaştırmayla ilgili bir sorun var. Bunun ben bir nedeninin de şu olduğunu düşünüyorum: Biz kavramları tüketiyoruz. Yani o satış süreçlerinde tüketiyoruz. Satarken alırken “Zaten aldık” diyor. O parayı veriyoruz ya işte. Karar verirken oturuyoruz bakıyoruz işte; bu 100 Lira, bu 120 Lira, bu 150 Lira... Alıyoruz. “Var mıymış?” “O varmış” diyor. Sorgulamalar yüzeysel ve/veya göstermelik kalıyor
İleride sizin gibi bir uzman mesela geldiğinde ya da danışman geldiğinde “Bunu yapmanız gerekiyor” dediğinde “Aldık onu zaten biz” diyor 3 sene önce. “Nasıl aldınız?” diyoruz. “Hani yok...” “Aldık.” Orada bu sefer şeye dönüyor; bu hani Heisenberg Belirsizlik İlkesi vardı ya, vardı-yoktu yani... “Yunus idi, Hızır idi” başlıyor. Yoktu vardı, oydu buydu... Sonra sistemlere giriyoruz Selim Bey; ya gerçekten sistemde öyle bir şey yok! Yanlış bir satış yapılmış ya da satılmış, aktive edilmemiş. Yani bir de onun implemente edilmesi gerekiyor ya... Sonra gidiyorsunuz firmayla iletişime geçiyorsunuz; firma kapanmış! İş ortağıyla iletişime geçiyorsunuz; iş ortağı diyor ki “O zaman bizden talep etmediler. Ek bir ücret lazım” falan... Yani böyle aylar geçiyor aramızda. Ya bilmesek daha iyiydi Selim Bey; daha önce o kavramı duymasaydık, sıfırdan anlatsaydık daha iyiydi gibi bir noktaya geliyor. Siz bunlarla hiç karşılaştınız mı? Kavramları böyle böyle tüketiyoruz gibi geliyor bana.
SU: Evet, evet. Aslında tam söylediğinize uygun örnekler bizim alanımızda da ziyadesiyle mevcut. Bu noktada tabii IoT öncesindeki dönemde veriler mobil cihazlarla yine toplanıyordu ve çok önemli yatırımlar sonucunda bu cihazlara sahip olunuyordu. İşte titreşim analizörleri, data kolektörleri; yine bununla beraber termografik cihazlar, yine bununla beraber yağ analizleri vesaire noktasında imkanlar nispetinde ya da çalışılan kurumların profesyonelliği nispetinde bir nevi bu kayıtlar tutuluyordu demiyorum ama bir şekilde elde ediliyordu, çok az da olsa. Ama bununla beraber şimdi Endüstri 4.0 kavramında özellikle IoT sensörleri kavramının hayatımıza girmesiyle hayatımıza girmesiyle burada bir noktada artık verinin çok daha kolay toplanabilir hale gelmesi sağlandı.
Ama her ne kadar bu sağlansa da, öncesinde yine bir veri olmadığı için o toplanan verilerin kaydı tutulmadığı için, bir kurumsal hafıza sağlanmadığı için ya da sürekli olarak yönetimler değiştiği için, ekipler değiştiği için, turnover oranları bazı sektörlerde çok yüksek olduğu için maalesef ekipmanların kullanımlarıyla alakalı o hafıza, o kurumsal hafıza maalesef yedeklenmedi. En azından benim gördüğüm süreçlerde, yaşadığım deneyimlerde bunları rahat gözlemliyorum. En azından diyorum ki “Ya bir Excel olsun elimizde...” O da mı yok? Maalesef çoğu zaman aldığımız cevap: “Evet, maalesef bu da yok.”
Hatta size şöyle bir şey söyleyeceğim: Bir ekipmanın etiketi, yani teknik spesifikasyonlarını gösteren etiketi onun aslında bir nevi kimlik kartıdır. Bir nevi bizim çipli kimliklerimiz gibi düşünebilirsiniz. Neden önemlidir? Onun üzerinde kaç faz çalıştığı yazar, kaç Hertz’de çalıştığı yazar. Şebeke frekansı... Kaç devirde çalıştığı yazar hem 220 hem 380 hem 50 Hz’e göre hem 60 Hz’e göre. Çünkü dünyada da birçok standart var her ne kadar iki tane standart, ISO ve ANSI (yani Amerikan standartları ve Avrupa standartları) baskın olsa da birçok standart var. Şimdi bunlara göre siz o ekipmanı sağlıklı bir şekilde devreye alın, alamıyorsunuz.
Hatta yine bununla beraber kullanacağınız yağın miktarının hesaplandığı bazı etiketler vardır, motor etiketleri vardır. Ya da hangi rulmanın üzerinde takılı olduğu ve değiştiği zaman hangi rulmanla birebir değişmesi gerektiği ile ilgili bilgiler mevcuttur. Ki bunlar üreticinin sağladığı bilgiler, veriler. Ama bazı ekipmanların yanlarına gidiyorum; etiketler sökülmüş! Ekipmanın devrini dahi bilmiyoruz. Yani ekipman kaç devirde dönüyor? Diyeceksiniz ki “Hani bu çok mu önemli Selim Bey?” Evet, çok önemli. Neden önemli? Şundan dolayı: Hani hayatımızdan örnek vermemiz gerekirse 9,81 m/s2’dir mesela yerçekimi ivmesi. Bu 1G’lik ivmenin değeridir ve bu 1G’lik ivme ile biz ayakta dururuz, yürürüz. Eğer uçuş eğitimi alan pilotların işte 5-6 G’lere, 7G’lere maruz kaldığı kuvvetleri görmüşsünüzdür; kısa süreli bir bayılma gerçekleşir. Onun sonrasında tekrardan devam edilir. Bazılarında burunlar kanar, bazılarında sersemlik duygusu çok uzun süre devam eder. Pilotaj eğitimleri çok ağır eğitimlerdir.
Yani ne demek istiyorum? Siz o ekipmanın hangi devirde, hangi özelliklerde ve ne şekilde çalıştığını bilmezseniz ya da hangi şartlar altında sürekliliğini sağlayabileceğini bilmezseniz o devre dışı kalır. Tıpkı o pilotun devre dışı kaldığı gibi o kısa süreli... Şimdi niye o eğitimi alıyor? Acaba bu eğitimi aldığında buna dayanım gösterecek mi ya da pilotluğa uygun mu şeklinde... Şimdi o ekipman örnek veriyorum; nominal devri 1480 devirde hiçbir sıkıntı yok, harika. Çok güzel devam edecek çalışmasına. Ama dışarıdan gelen bir Ar-Ge’ci ya da dışarıdan gelen bir talep doğrultusunda diyebilir ki “Ya ben üretimi artırmak için bu ekipmanın devrini artırmak istiyorum.” Tamamen bir örnek. İşte nasıl yapacağız bunu? İşte bir potansiyometreyle ya da VFD (Variable Frequency Drive) diye adlandırdığımız değişken sürücülü cihazlarımızla ya da değişken devirli sürücüler mantığıyla...
Şimdi burada onu siz 1480 devirden 1700-1800 devirlere çıkarttığınızı düşünün; belki o ekipmanın rezonans frekansına denk gelecek ya da uygun olmadığı için yapısı itibariyle birkaç saat sonra çalışıp “shutdown”a uğrayacak. Yani devre dışı kalacak. Dolayısıyla bu verilere sahip olmak o kadar önemli ki... Önemlinin de üzerinde bu aslında hayati bir durum yani. Çünkü bir tane küçücük bir ekipmanın ya da küçücük bir bilgi eksikliğinin koca tesislerin ya da koca üretim hatlarının durduğuna şahit oluyoruz yani bu noktada. O kadar önemli. Hatta 90’lı yıllarda çalışmaması gereken bir devirde bir termik santralde —yanlış hatırlamıyorsam Kahramanmaraş’ta— bir türbinin çalışmasından dolayı, çalışmaması gereken yüksek devirde çalışmasından dolayı maalesef kritik hızla çakıştığı için çalışma devri çok katastrofik, büyük bir arızaya sebebiyet vermişti. Hatta ölenler olmuştu 1990’lı yıllarda. Yani bu kadar önemli aslında yaptığımız iş. Bunu da bu şekilde ifade edebilirim.
Veri bir şekilde elimizin altında olsun ama... Yani en kötüsüne de razıyız bir noktada hiçbir şey yapamıyorsak; hani 1, 0’dan büyüktür gerçekten bu noktada. En azından dönüş devrini bileyim. En azından o motorun sahip olduğu şaftın çapını bileyim, en azından bu rulman kodunu bilemiyorsam bunlardan en azından bir çıkarım yapabilirim. Ya da hangi devirde döndüğünü biliyorsam ya da hangi uygulama olduğunu biliyorsam ona göre hangi tip gresi kullanmam gerektiğini bilirim. Ya bir düşünün bir tane ilaç düşünün her arızanız için —arızadan kastım hastalıktan bahsediyorum, vücudi arazlardan bahsediyorum— o hapı kullanıyoruz. Şimdi hani aspirin diye bir hap vardı değil mi? Hala daha var, kullanıyoruz vesaire. Çocukluğumdan hatırlıyorum işte aspirin; onun türevi bazı Katarin gibi böyle her şeyde bunları kullanıyorduk. “Başım ağrıyor” aspirin, “migrenim tuttu” aspirin, “karnım ağrıyor” aspirin... Ya bu aspirin böyle bir şey olmasa gerek değil mi? Yani hani bunun üretilme amacı, buluş amacı başka bir şey olsa gerek.
Ha, tıpkı işte yağlar da böyledir. Yağlar makinelerin aslında içinde bulunan, onların dolaşım sistemindeki kan gibidir. Tıpkı bizim dolaşım sistemimizdeki kan gibi. Yani onların çok temiz olması gerekir, kontamine olmaması gerekir amacına hizmet etmesi için. Çünkü tribolojik bir kavrama giriyoruz orada. Nedir triboloji? Sürtünme bilimi. Sürtünmeyi engellememiz lazım. Sürtünmeyi engelleyemezsek ne oluyor? Isınıyor ve deforme oluyor ya da deformasyon sürecini hızlandırıyor. Ben şimdi sürekli olarak genel kullanım yağın üzerine bakıyorum; “general purpose” yani genel amaçlı kullanım gresi ama o uygulama için belki uygun değil o! Ki çoğu zaman da böyle...
Bir fan çalışıyor; fan dış kuvvetlerin, yani savurma kuvvetlerinin çok fazla olduğu, aksiyel yüklerin, radyal yüklerin çok fazla olduğu, değişken yüklerin çok fazla olduğu bir ekipmandır. Bir sürü parametreler vardır. Siz ona uygun olmayan gresi kullanırsanız, genel amaçlı bir gres kullanırsanız o yağ filmi kopar. Dolayısıyla koptuğu için de rulmanlarda ufak ufak aşınmalarla beraber arazlar başlar; arızi durumlara götürür bunlar. Ya da bir pompa için ya da bir türbin için... Bunların hepsinin bir sınıflandırması vardır. Onların karakteristikleri doğrultusunda “çalışma kinematiği” deriz biz buna; çalışma kinematiği doğrultusunda kullanılması gereken ürünler vardır. Yani “Ya ben bir tane aspirin atayım, hadi tamam her şey tamamlandı”... Maalesef böyle değil. Bakımda da en çok gördüğümüz hatalardan bir tanesi maalesef bu. Çünkü doğru teşhis, doğru tedavi.
Yani ülkemizden çok örnek vermek istemiyorum, biz de zaman zaman bunları yaşıyoruz ama kendimden şöyle örnek vereyim: Babamın rahmetli babaannesi 1960’larda hayatını kaybediyor. Maalesef akciğer kanseri nedeniyle hayatını kaybediyor ama o günkü teknoloji, o günkü şartlar doğrultusunda maalesef kendisi tüberküloz tedavisi görüyor kanser teşhis edilemediği için. Vefatından sonra yapılan otopside akciğer kanseri olduğu ortaya çıkıyor. Yani bu kadar hayati bir durum. Bu benim ailemin yaşadığı bir durum, hani ondan örnek vererek özellikle anlatmak istedim. Dediğim gibi doğru teşhis, doğru tedavi. Yoksa o teşhisi biz doğru yapmazsak sizin başınız ağrırken ben size Talcid ya da Gaviscon tarzı bir ilaç verirsem —türevi bir ilaç verirsem— evet mide ekşimesini alır ama o baş ağrısı hala devam eder. Yani pansuman bile yapmış olmayız bazı durumlar için konuşuyorum. Dolayısıyla bunlara ne kadar dikkat edersek, ne kadar üzerinde durursak... Çünkü bu veri, her şey veri; bu veriyi doğru toplamam lazım, bu veriyi doğru ondan sonrasında analiz etmem lazım. O da zannediyorum konuşma sürecimizin birkaç sonraki aşamalarında gelecek o konularda.
Endüstriyel Gelişmişlik ve Rekabet
Eİ: Evet. Burada anlattıklarınızdan şuraya vardım: Hani ilk böyle bu sorudan bir önce söylediğinizde bu az önce anlattığınızı bağlayınca; hani şey dedik ya böyle karar vericiler bu konuyla ilgili, bu konunun faydası, bu tip konuların işte Endüstriyel Nesnelerin Interneti dolayısıyla bakım, sürdürülebilir bir şekilde ekipmanın yönetimi... Bir şekilde bunun gibi şeylerde aslında bir bilinç, bir farkındalık problemi ya da bunun ne işe yaradığını anlatmakta zorlanma problemi... “Aldık işte tamam çalıştırın arkadaş beni uğraştırmayın” falan gibi bir noktadan sonra... Böyle yukarılardan indiğimizde de “Koskoca C-level’ı, Yönetim Kurulu’nu bununla mı uğraştıracağız?” deyip böyle konuyu sessize almak.. Dolayısıyla böyle bir halının altına süpürme durumu var gibi geldi anlattıklarınızdan.
Dolayısıyla aslında burada çok temel bir fayda var; sanki bunların hepsi rekabete bağlanıyor. Yani biz eğer Avrupa ülkeleriyle, işte Çin’le... Çin’e mesela bir 15 gün bir müşterimizle bir makine satın alma için bir gitme fırsatı bulmuştuk makine araştırması için, tesis araştırması için. Orada Çin’de hani Çin böyle ilk çıktığında böyle ucuz üretimin yapıldığı, işte iş gücüne dayalı üretimin yapıldığı filan bir yer gibi böyle aklımızda kalmış ama gittiğimizde bazı ücret seviyelerinin Türkiye’den yüksek olduğunu bir gördük. Diğer yandan da makineleşmenin de çok ilerlediğini gözlemledik. Onlar başlangıcıymış o. O kadar ciddi bir makineleşme var ki! Giriyorsunuz böyle o sokak olarak ya da endüstriyel tesis olarak böyle girdiğinizde “merdiven altı” gibi hissediyorsunuz önce binayı görünce. Ama içeri bir giriyorsunuz; tesisler bakımlı ve üst düzey teknoloji kullanıyorlar... Çin bunun bilincinde ki dünyanın devi oldular artık.
Dolayısıyla Çin’i bir tarafa bırakın; Avrupa’dır, diğer ülkelerdir yani... Ya da ülke içindeki, Türkiye içindeki diğer üreticileri düşünün. Siz bir ekipmanı aldınız, buna 1 milyon TL yatırdınız... Yani hesaplaması kolay olsun diye öyle söylüyorum. Siz bu 1 milyon TL’den belki atıyorum 10 milyon TL kazanıyorsunuz ya da belki kazanmıyorsunuz onlarla uğraşmaktan; adam ondan 100 milyon TL kazanıyor. Yani siz nasıl rekabet edeceksiniz? Ya da siz o 1 milyondan 1 milyon daha zarar ediyorsunuz yanlış alım yaptığınız için. Anlattınız işte; yanlış reçeteler, yanlış makine... Yanlış makineyle üretmeye çalışıyorsunuz. Belki kapasiteniz düşüyor; sürekli arıza, sürekli duruş. “Yahu fayda nedir?” ya şunu söylemek lazım karar vericilere: Rekabette içten içe çürürsünüz, kaybedersiniz. Yani bir şekilde biri atıyorum arabayla giderken siz koşarak gitmeye çalışıyorsunuz gibi bir durum var burada. Öyle değil mi? En temelinde bunu anlatmak lazım sanki karar vericilere. Ne dersiniz?
SU: Evet, evet, Erkan Bey haklısınız. Yani bu noktada biz her zaman şunu vurguluyoruz: Bir ekipmanın sahip olma aşamasındayken ya da sahip olunma talebiyle beraber başlayan süreci aslında tam anlamıyla bir işletmeyi oluşturan tüm ekipler tarafından bu sürecin yönetilmesi... Hani burada yönetilmesinden kastım finansal süreçler değil ya da satın alma süreçleri değil; teknik karar vericiler, bunu kullanacak olan operatörler, bunun bakımını yapacak olan bakım ekibi, bunun güvenirlikle ilgili çalışmalarını yapacak mühendisler... Bunların aslında içerisine dahil edilmesi lazım ki hatta üst yönetimler “Ya bu benim işim değil” dememeli bu noktada. En azından orta düzeyde, orta kademede yöneticilerin dahi bu toplantılara katılıp, bu noktada bu karar-destek mekanizmasına destek vermesi lazım.
Hatta bir tık daha ileri götürüyorum ben bunu; İnsan Kaynakları’nın da bu işin içerisine katılmış olması lazım diye düşünüyorum. Diyeceksiniz ki “Ya Selim Bey teknik bir karar vereceğiz, İK’nın ne işi var burada?” Şimdi İK, bir şirketin doğru personel ya da doğru yapıyı oluşturulma noktasında, iş gücü yapısının oluşturulması noktasında en önemli kapısı olduğunu düşünüyorum ben insan kaynakları biriminin. Neden? Çünkü eğer o birime ya da o sektöre uygun personel ya da iş gücü istihdamında bulunamıyorsanız ya da bulunmadıysanız gerçekten bunun bir yatırım maliyetinden ziyade inanılmaz derecede negatif bir zararı oluyor. Bir ikincisi de hani siz o yaptığınız yatırımı da bir nevi en başında çöpe atmış oluyorsunuz. Yani şu anlamda söylüyorum; belki alınacak olan personel o çalışmayı yapabilecek durumda ya da ona uygun bir profilde değil. Ya bunu neden söylüyorum? Mesela biz titreşim analistleri... Çok özel, spesifik özellikleri olması gereken bir alan. Karakteristik özelliği; bir defa sıkılmayacaksınız yani gerçekten sıkılmamanız gerekiyor. Detaylara önem vermeniz gerekiyor. “Ya ben bir işe daldım mı işin içinden çıkamıyorum” noktasında o zaman sizin ciddi anlamda bir analist olmanıza bariyer koyacak ya da bir çıpa koyacak bir durum söz konusudur bu noktada. Çünkü detayları önemsemeniz gerekiyor. Örüntü zekanızın gerçekten çok iyi düzeyde olması gerekiyor, içgörüleri birbirine bağlamanız gerekiyor. Bağlamsal çıkarımlar yapmanız gerekiyor; hani bunlar bizim için çok önemli. Dolayısıyla bunun da aslında tercih edilmesi dediğim gibi ilk kapı İK kapısı ve sonrasında da o sürece dahil olacak teknik personel. Çünkü bir bakım yöneticisi kendi ekibini işte bu şartlar altında ya da bu koşullara uygun çalışanlarla beraber seçmeli ki bu sürece hizmet edebilsin. Ondan dolayı da bu süreçlere İK’nın da ben dahil edilmesi gerektiğini düşünüyorum.
Yani sonrasında, bu işin bir de şöyle bir kısmı var: Bu yatırımı tamam biz yaptık ya da yapmaya karar verdik. Bir de bu yatırımla alakalı çok önemli bazı parametreler var. Mesela işte “yatırımın geri dönüş oranı” (ROI) gibi bazı önemli kıstaslarımız var; “toplam sahip olma maliyeti” (TCO) gibi çok önemli bir parametremiz var. Yine bununla beraber ne diyebiliriz? Mesela “yaşam döngüsü maliyeti” (LCC) çok önemli. Yani bu ekipman alındığında ya da bu sistem, bu cihaz alındığında ne kadar süre boyunca bu amaca hizmet edecek ve bu amaca hizmet edeceği süreçte tüketeceği enerjiyi, öngörülen bakım faaliyetleri ya da bakım maliyetleri neler? Yani her ikisi anlamında söylüyorum; hem faaliyet hem maliyet anlamında söylüyorum. Yine bununla beraber bir duruş olması durumunda ya da bir arızi durum olması durumunda yaşatacağı kayıp... Bunların çok ciddi şekilde hesaplanmalı. Çünkü neden hesaplanmalı? Böyle bir olumsuz durumda yaratacağı maliyet, ilk satın alma maliyetinin kat ve kat üzerine çıkabilir. Öyle sistemler bunlar çünkü.
Örneğin enerji sektörü... Bir tane çok önemsiz görülen bir fan, hani dışarıdan bakıldığında ya kaç tane fan var orada dediğiniz fanlardan sadece biri, enerji sektöründeki bütün tesisin üretimini durdurabilir. Bugün minimum 7-8 MW üretim gücünde olan bir enerji santralinin bir günlük duruşu 500.000 ile 1,5-2 milyon dolar arasında. Yani bu kadar korkunç rakamlardan bahsediyoruz. Ve bir fan, bir fan rulmanı... Yani en fazla edeceği belki 500 Lira, 2.000 Lira bugünkü değeriyle. Yani 2.000 Lira için burada yaşanan kaybın hacmini hani lütfen tahayyül edin. Yani böyle bir durum.
Bundan dolayı bu kararı verirken işte satın alma ve finans departmanları özellikle zaten süreci yönetecekler. Ancak hani en minimum, en düşük maliyete odaklanmadan hareket etmeli; bu konudaki en önemli noktanın bu olduğunu düşünüyorum ben. Ve bununla beraber kararı tek başlarına da vermemeliler. İşte bu sürece az önce de bahsettiğim gibi bakım ve güvenilirlik mühendisleri mümkünse devreye girmeli. O makineyi kullanacak operatörler, üretim müdürleri yine devreye girmeli. İşte hatta bunun enerji verimliliğini değerlendirecek, ya bununla beraber bu analizleri yapabilecek ekipler devreye girmeli ve asla ve asla bakımı temsil eden hiç kimse bu sürecin dışında bırakılmamalı. Çünkü bakımcı o makinenin kronik sorunlarını bilen, onunla sürekli iletişim halinde olacak —tabiri caizse— birim ya da kişi. Yani bu noktada onları dinlememek çok büyük bir hata olur. Yani bu geldiğimiz noktada bu kriterlere dikkat edilmemesi durumunda, bu parametrelere dikkat edilmemesi durumunda aslında bir nevi potansiyel bir bakım aboneliği başlatmış oluyoruz biz geleceğe dair alacağımız yatırım, sistem ya da süreçlerimize dair.
Kültürel Boyut
Eİ: Burada aslında şöyle bir durum var. Yani aslında bu birazcık kültürel de bir konu sanıyorum. İşte baktığımızda ülkemizde genelde siz bir kelime kullandınız; “sıkılmak” deriz. Hani planlamaya, o işi kurmaya yeteri kadar vakit ayrılmak istenmiyor. Hani “Kervan yolda düzülür” deniyor. Aslında “kervan yolda düzülür”ün çıkış noktası hiç de o değildir. Kervan zaten yolda olduğu için; “Yolda vaktimiz olacak, yolda düzeltiriz” demektir o aslında. Mesela gemide giderken yarı üretilmiş şeylerin tam ürünü dönüştürülmesi vb. de aynı mantık. “Bir ay zaten gemideyiz” filan... Aslında o öyle bir atasözüdür. Biz onu plansızlığa, “Hadi yola çıkalım, ne işimiz var, ne uğraşacağız detaya girmeyelim” gibi yorumlamak istediğimiz için atasözünü de böyle dejenere etmişiz en sonunda.
Neyse, özetle o planlamada sıkıldığımızdan biz bahsettiğiniz gibi; hem vakit olarak sıkıldığımızdan hem yetkinlik olarak sıkıldığımızdan (yetmiyor demek ki; yani kullanmaya kullanmaya da o kaslar beyinde bir kas malum) baş ağrıları vesaireler... Ya da mali olarak sıkıldığımızdan yani işte çünkü orada bir an önce gelire gitmek istiyoruz ya, bir an önce artık sahaya gitmek istiyoruz, bunlarla uğraşmak istemiyoruz. Dolayısıyla orada maliyet olarak, yetkinlik olarak ve zaman olarak kısıtlı bir şey ayırdığımız için; ya da orada gerektiği kadar kaynak ayırmadığımız için bu sefer oradaki eksiklik örneğin bir hesap yapalım: 3 ayıracağımıza 1 ayırdığımız için, ya da işte 1 milyon Lira harcayacağımıza 100 bin Lira harcadığımız için, ya da işte 5 tane kişinin —ekip dediniz ya ekip olmalı— 5 kişinin dahil olması gerekirken 2 kişiyle bu kararı verdiğimiz için... Dışarıdan da şirket içinde öyle bir yetkinlik olmayabilir; dışarıdan o zaman danışman tutabilirsiniz.
Onu da yapmadığımız için bu sefer şunu seviyoruz biz, şuna alışmışız: O kervan yolda düzülürken gidiyoruz, sonra sorunlar yaşıyoruz. Bu sefer belki 10 yıl boyunca o sorunları her gün yaşıyoruz, her hafta yaşıyoruz. Yani oradaki kaybettiğimiz zamanı toplasak belki 10 yıl içinde 1,5 yıl kaybettik. Ben burada hani 2 aydan tasarruf ettik ya, orada belki 25 milyon kaybettik. Burada 900.000 Lira’dan tasarruf yaptık ya, orada belki 15 kişiyle, 20 kişiyle, yüzlerce kişiyle muhatap olduk. Burada 3 kişiyi eksik soktuk ya hızlı karar aldık filan... Böyle bir mantık var sanki. Baştaki ayırmadığımız şeyi sonra bir şekilde bizden böyle katmerli geri alıyorlar aslında. Yani bu anlamda şöyle bir kültürümüz olmuş oluyor yönetim anlamında: “Sorunu oluşturmama” kültürü değil de “Sorun çıksın çözeriz abi” kültürü...
Dolayısıyla bu sanki sizin anlattıklarınızın tam tersi. Önce sanki bilinci değiştirmemiz gerekiyor ki —yine en başta söylediğim— rekabette de ayakta kalalım. Çünkü böyle düşünen, baştan işini çözen, sorunsuz bir şekilde koşan bir atletle; yolda böyle sürekli üstünü başını düzelten bir atlet aynı koşamaz. Yani siz o mesafe yarışta onlarla uğraşamazsınız açıkçası. Onları halletmeniz gerekiyordu yarış başlamadan önce gibi... Sanki ikisi arasındaki fark bunun gibi. Bu noktada da bir size geri dönüş yapayım. Bilmiyorum siz de böyle mi düşünüyorsunuz? Çünkü bu aslında bize bir yol haritası da vermiş olacak. Yani aslında sizin az önce anlattıklarınız aslında bir yatırım yol haritası da olmuş oldu; “Ekibi de dahil edin” vb.
O anlamda size tekrar bir söz vereyim. Bir de bir benzetme ekleyeyim üzerine. Şey siz dediniz ya “İK’nın dahil olması gerekiyor” dediniz, böyle bizim tarafa doğru bir gönderme yaptınız. Ben de tabağı boş göndermeyeyim; bana da bakımcılar —insan için İK ne yapıyorsa işe alırken— yatırım yaparken de bakımcılar sanki bakım mesleğini yapan insanlar da teknoloji ekipman için, makine için aynı şeyi yapıyor sanki. Öyle değil mi? Dediniz ya; onu tanıması lazım, kronik hastalıklarını bilmesi lazım. Biz bunların aynısını İK’da işe alırken yapmamız gerekiyor. Yani iyi tarafında, kötü risklerini de bilmemiz gerekiyor. Ya orada da sanki bakımcılar, bakım profesyonelleri de ekipman ve makinelerin İK’sı gibi sanki bir bağlama yaptım ben de zihnimde diyeyim. Sözü size geri vereyim; buradan nasıl bir yol haritasına gidebiliriz sizce yatırım için? Onu tekrar bir alıp ondan sonra tamamen bakıma geçeceğiz. Buyurun.
SU: Aslında Erkan Bey onu şundan dolayı söylemiştim; muhtemelen şehir efsanesi değildir diye düşünüyorum, kendisi söylemiştir. Rahmetli Sakıp Sabancı’nın Toyotasa’yı kurarken belki sizlerin de denk geldiği, birçoğumuzun denk geldiği çok önemli bir cümlesi var yatırımlarına dair: “En son teknolojik ekipmanlar, makineler, cihazlar aldık ama yine istediğimiz başarıyı yakalayamadık ilk zamanlarda. Sonra bunun sebebinin personelin eğitimiyle alakalı olduğunu, yani personelimizi eğitmeksizin bu yatırımları yaptığımızı fark ettik. Ya da bu bilinçlendirmeye en başında odaklanmadığımız için maalesef burada hata yaptığımızı fark ettik” nispetinde bir sözü vardı. O aklıma geldi. Biraz benim söylemek istediğim nokta da gerçekten o nokta.
Eİ: Ben de böyle röportajlarını izledim kendisinin, vardı. Evet.
SU: Ya bunu şundan dolayı söylüyorum; ikimiz de her ne kadar farklı renklere gönül versek de futbolu seviyoruz. Şimdi bir “uzun 9”a ihtiyacınız varsa —hani tabiri caizse pivot santrafora ihtiyacınız varsa— siz kalkıp da bir işte ne bileyim 2 numara ya da bir 5 numarayla o problemi çözemezsiniz. Ona uygun almanız lazım. Ya da kaleciyi arıyorsanız işte merkez defans, tandem defansa birini alamazsınız. Hani biraz benim söylemek istediğim o. Hani biz maalesef şimdi “multitasking” diye bir kavram var değil mi? Ben ülkemizde onu Türkçe’ye “mutfak robotu” diye çeviriyorum multitasking’i yani anlayış anlamında maalesef. Yani işte satışı aldık ama tekniğe de baksın, bakıma da baksın, makineyi de kursun, toplantıya da girsin... Ya Yönetim Kurulu toplantısında da olur, İK’nın şeylerine de baksın vesaire falan... Hani bu noktada olduğumuz için... Ya dolayısıyla bir kapasite var zaten hani bununla beraber ya da hepimizin yaratılışımızdan gelen bazı yetenekleri var, baskın olan yetenekleri var.
Yine hani rahmetliden belki söyleyeceğim ama bunu bizzat duydum röportajında, Sakıp Sabancı’dan: “Her şeyin bir şeyini, bir şeyin her şeyini mutlaka çok iyi bilin” der. Yani tamam bir konuda fikir sahibi olmak evet kıymetli ama gerçekten bir ana uzmanlık olması lazım. Yani tali uzmanlıklar da tabii ki kıymetli ama o ana uzmanlıkla alakalı tam bir mertebeye ermek lazım. Yani onu bir yaşamak lazım ve onun sonrasında artık diğer durumlarla ya da konularla iştigal etmek lazım ya da fikir beyan etmek lazım diye düşünüyorum. Yani “bilgimiz yok ama fikrimiz çok”; maalesef böyle bir durumumuz var. Ya da bilgisi olanların yetkisi yok, yetkisi olanların da bilgisi yok.
Eİ: Yetkisi olanlar da bilgisi olanlara sormuyor bir de üzerine.
SU: Tabii ki muhakkak, muhakkak. Çünkü orada maalesef delegasyon sistemi dediğimiz durum da yine —gene ülkemiz için belki çok olumsuz şeylerden bir tanesi belki ama— biz onu “işimize karışmak” gibi ya da “egomuzun çiğnenmesi” gibi algılıyoruz diye düşünüyorum ben. Ya bir işi delege etmek aslında benim nazarımda çok kıymetli bir şey. Yani hem birinin yetişmesine vesile olabilirsiniz, hem o işin sürekliliğini sağlayabilirsiniz, hem de gerçek anlamda asıl odaklanmanız gereken noktaya da odaklanabilirsiniz bu süreci doğru yürütürseniz. Hani ben hep böyle düşündüm, böyle uyguladım hem kendi özel hayatımda, hem mesleki hayatımda. Delege etmek maalesef dediğim gibi hani bir kayıp gibi ya da çok böyle kompleks bir şeymiş gibi geliyor duygusal anlamda bize.
Eİ: Kontrol dışına çıktığını düşünüyorlar herhalde, rahatsız oluyorlar. Bazı öyleleri de var.
Yangın Söndürme Tipi (Reaktif) Bakım
SU: Belki evet, evet. Belki ya da işte dediğim gibi “bu benim kontrolümden çıkacak” gibi mi düşünülüyor ya da “çok daha kötü mü olur?” diye düşünülüyor... Ama her ne kadar günün sonunda maalesef bunları sağlıklı bir şekilde yönetemediğimiz zaman işte biz nereye geliyoruz? Şuna geliyoruz aslında: Bir önceki atıfta bulunduğum konunun en önemli noktası; “yangın söndürmeye” geliyoruz, “itfaiyeciliğe” geliyoruz. Diyeceksiniz “Yahu itfaiye ile ne alakası var şimdi?” Belki kavram bazılarınız için aşina gelebilir, bazılarınıza çok yabancı gelebilir. Ya bakım konuşuyorduk, yangın söndürme de nereden çıktı?
Evet, maalesef “yangın söndürme kültürü” diye bir kültür var bakımda. Nedir bu kültür? “Reaktif bakım” dediğimiz şeyin ta kendisidir aslında. Yani arızi bakım ya da yine endüstriyel amiyane tabiriyle “nerede trak orada bırak” bakımı diyoruz biz buna. Yani ekipman arızalanana kadar dokunma ya da “çalışıyorsa dokunma”nın sonu şeklinde aslında belki tanımlayabiliriz. Yani “aman bozulmasın, aman ellemeyelim, aman hiç değiştirmeyelim parametrelerini” vesaire derken; onun sonrasında hani birincil, ikincil katastrofik arızalara giden bir süreç maalesef bu süreç.
Yani burada bakım ekipleri arızalar çıktığında “koşturan kahramanlar” olarak görülüyor. Hayır değil! Hani eğer kahramanlık buysa “hani biz almayalım” modunda bir durum gerçekten. Çünkü bir arıza yüzünden 3 gün, 4 gün, bazen bir hafta evlerine gidemeyen bakım çalışanları oluyor ve gerçekten insani olarak üzülüyorsunuz. Ve ben geçmiş deneyimlerimde bunların bazılarına denk geldim. Bir de o anı hissetmek için bizzat gönüllü olarak aralarına katıldım; birlikte çalıştığım firmalardaki ekip arkadaşlarıyla beraber... Ya gerçekten çok üzücü bir durum ve hepsinin sebebi de “yangın söndürme bakıma odaklanma stratejisi” nedeniyle.
Hani “kültür” özelinde her zaman çok fazla konuşuruz; Danışmanlık toplantılarımızda da, YK Akademi’de de, MİDA’da da çok konuştuk. Hani hep o çok sevdiğimiz söz vardır ya: “Kültür, stratejiyi kahvaltıda bir güzel yer.” Ya gerçekten öyle. Biz bu kültürü oluşturmadığımız sürece maalesef hep itfaiye, hep itfaiyecilik, hep yangın söndürmeye devam edeceğiz. Bu kültürü bir türlü aşamıyoruz ya da aklımızdaki, zihnimizdeki bariyerler nedeniyle bir türlü değiştiremiyoruz.
Yani sürekli olarak burada yaygın durumumuz şu aslında: “Korku bazlı bir periyodik bakım” yapıyoruz biz. Yani periyodik bakımda en azından bir istatistiğe dayalı bir süreç var. İşte “10.000 devirden sonra ya da 10.000 saatten sonra değiştir”, “10.000 kilometrede gel”... Ya da niye mesela 10.000 kilometrede biz geliyoruz? Mesela ülkemizde niye 10.000? Mesela Avrupa’da bu periyodik bakım 15.000 kilometredir. Mesela bu benim üzüldüğüm bir şey, zoruma da giden bir şey açıkçası. Neden zoruma giden bir şey? Aynı arabayı kullanıyorum; Fiat’sa Fiat, Renault’sa Renault, Tesla’ysa Tesla... Neyse artık aynı arabayı kullanıyorum. Almanya’da 15.000 kilometrede çağırırken bizde 10.000 kilometrede bir çağırıyoruz. Bunun bir sebebi var; bunu üretici aslında dikte ediyor. Bunun sebebi şu ya... Bizim yollarımız daha mı kötü Erkan Bey? Evet, çok kötü yollarımız var o anlamda ama yurt dışında da 5-6-7 ülkede bulunmuş biri olarak söylüyorum bunu; yurt dışıyla karşılaştırdığımda biraz daha, bir tık daha iyi diyebilirim otoyollarımız anlamında, özellikle genellikle otoyollarını kullandığım için, şehirler arası çok seyahat etmediğim için konuşuyorum bunu.
Ama buradaki amaç sadece yolların kötülüğü de değil; bu da bir parametre hani kazalar anlamında eğer oranlarsak ya da değerlendirirsek. Amaç şu: Yani örneğin mesela bir motora marş yapıldığında yurt dışında özellikle ya da bu kültüre sahip toplumlar, bireyler, kişiler... Bunu herhangi bir ulus ayırt etmeksizin, bağlamaksızın söylüyorum; eğer o bilince sahipse minimum bir 5 dakika motoru çalıştırır. Şimdi neden bir 5 dakika çalıştırıyor? Hatta bunun yaz ve kış evresi vardır. Yazın derler ki mesela üreticiler, araç motoru uzmanları: “Yazın 1-2 dakika, kışın 4-5 dakika motorunuzu rölanti devrinde çalıştırın.” Şimdi bunun bir sebebi var.
Biz ne yapıyoruz? Genellikle %90 şaşmaz; marş yaptık mı 1,5 saniyede gitmemiz lazım, yani “gazlamamız” lazım. Bunu neden söylüyorum?
Eİ: Formula 1 pilotu gibi...
SU: Evet, evet, evet. Ya tamam, ülkemizde hayat çok hızlı akıyor. Evet, çok daha farklı işte sosyal standartlarımız istediğimiz seviyelerde olmadığı için bir yerlere yetişme derdindeyiz, bir sürü sorumluluğumuz var vesaire falan; bunları çok iyi anlıyorum. Hani ben de bu ülkenin bir ferdiyim; ülkemi, bayrağımı, vatanımı çok seviyorum ama bu alınan kararlar bakın nerelere gidiyor. Şimdi o 1-2 dakika ya da 3-5 dakika “niye çalıştır?” diyor bize? Şimdi motor ön yağlamasını bir tamamlasın, pistonlar bir çalışsın, bütün devirdaim yapsın, o yağ sürtünmesi minimize edilsin, ondan sonra motor belirli bir sıcaklığa gelsin, ondan sonra hareket et diyor.
Ya bir arkadaşım anlatmıştı bana; yurt dışında bir oto fuarına gitmiş. Test sürüşü için arabaya marş yapmış, hemen tık debriyaj-gaz falan... Hemen durdurmuş yanındaki temsilci. “Ne yapıyorsun?” demiş sen... “Hani ne oldu?” falan demiş. “Bir bekle hani bir 30 saniye bir bekle, bir dakika bir bekle... Hani bunu bir bekle ondan sonra hareket et” falan... Direkt uyarma gereği hissetmiş yani. Yurt dışında —Almanya’ydı yanlış hatırlamıyorsam ya da Macaristan— Macaristan’da... Bakın aklıma geldi ülkesi de; böyle bir durumla karşılaşmış.
Kendi yaşantımızda da böyle hani “uykudan direkt kalkmamamız gerektiğini”, yataktan kalkmamamız gerektiğini söylüyor bugün uzmanlar. Yapılan araştırmada: “Önce bir yavaş yavaş doğrulun. Ondan sonra da ayaklarınızı yatağın kenarına atın, bir oturun. Hani bir kan dolaşımı bir otursun.” Ya bununla ilgili bir çalışmalar yapmışlar; direkt olarak hayata başlayan —yani yataktan kalktığı gibi direkt olarak tabiri caizse yaşantısına atlayanla— buna dikkat edenler arasındaki kalp krizi geçirme oranı %30-%40 seviyelerinde daha fazla. Ya bakın ne kadar hepsi birbirine bağlı değil mi?
Şimdi bir taraf hani dedik ya otomasyonla IoT’yi bağladık; bir taraf kas-iskelet sistemi, bir taraf sinir sistemi. İşte yapay zeka dediğimizde onun beyin kısmı... Yani ne kadar birbirine bağlı aslında her şey. Yani biz sürekli olarak dikte etmeye çalışıyoruz ya da naçizane anlatmaya çalışıyoruz: “Yani aman bozulmasın, aman bu noktada dokunmayalım çalışıyor” vesaire gibi durumlar nedeniyle... Ya biz en başında aracın motorunu çalıştıracağız; spindle’ın motorunu çalıştıracağız, takım tezgahının motorunu çalıştıracağız, fanın motorunu çalıştıracağız... İşte hani bir rölanti devri vardır, bir türbinse bu virör devri vardır. Yani bununla beraber alıştırma süreci vardır; hani o “rodaj” deriz ya, rodaj diye bir kelime vardır ya... Hani bu çok önemlidir.
Bunlara dikkat ettiğimiz takdirde zaten o ekipmanın aslında ömrünü istemeden —daha doğrusu istemeden demeyelim de— otomatikman artırmış oluyoruz. Yani otokontrol mekanizmasıyla otomatikman artırmış oluyoruz. Ya bunu yaptığımız takdirde —yurt dışıyla az önce ilişkilendirdiğimiz için söylüyorum— araç bakımlarının kilometresiyle alakalı; bakın çok basit bir uygulamayla ya da çok basit bir yöntemle tam olarak %50 daha fazla kullanabileceğimiz anlamına geliyor ya da %50 bakım maliyetine daha az katlanacağımız anlamına geliyor bu noktada yani. Çünkü çok küçük bir hamle belki, küçük bir yöntem, basit bir yöntem ama hepimiz bugün günün maalesef koşuşturmacasında kaç dakikamızı kaybetmiyoruz ki! Yani araç çalıştırdığımızda 10 saniyede hareket etmesek de 3 dakikada hareket etsek çok önemli mi? Ya da çok gerçekten neyi kaçırabiliriz o noktada ya da o kadar? Ya da onun öncesinde tedbirlerimizi alsak... Yani eğer gerçekten kaçıracağımız bir şey varsa o 3 dakika çalıştıracak şekilde kendimizi programlasak çok daha anlamlı.
İşte ekipmanlar da aynı şekilde böyle. Hani burada işte “aman bozulmasın” diye az önce bahsettiğimiz gibi durumuna bakmaksızın ya da sırf takvim geldi diye ya da sağlam parçaların böyle değiştirildiği, herhangi verinin elimizde olmadığı, gereksiz duruşların yapıldığı yani verimsiz bir döngü içerisindeyiz maalesef. Yani bu proaktif kültüre geçme isteği şüphesiz hepimizin içinde vardır, hepimiz isteriz bunu değil mi? Hani bir karikatür vardı ya; “Kim değişimi istiyor?” herkes parmak kaldırıyor, “Kim değişmek istiyor?” kimsede çıt yok. Yani o karikatürden yola çıkarak gerçekten bu kültüre geçiş isteği hepimizde var ama ne cesaretimiz var galiba buna ne de bu yöntemin nasıl olacağını belki bilmiyoruz ya da bir anlamda biliyoruz ama uygulamak istemiyoruz. Uygulama konusunda bir irademiz yok.
Ondan dolayı gerçekten bu reaktif bakım kültürünü özetle terk etmediğimiz sürece maalesef bu bakım maliyetlerine katlanacağız. Yani birazdan bazı sayısal örnekler de vereceğim bununla alakalı olarak. Gerçekten inanılmaz hamlelerle ya da inanılmaz küçük değişimlerle neler kazanabiliyoruz ya da ne paraların önüne geçebiliyoruz, ne maliyetlerin önüne geçebiliyoruz; birazdan bunlardan da bahsedeceğim.
Eİ: Şimdi bakıma, aslında şu an siz başladınız gerçi ama, şimdi tamamen girelim ama ondan önce ben sizin anlattığınızda bu Endüstriyel Nesnelerin Interneti ve bunun gibi birçok teknolojik yatırımla ilgili şunu anladım, onu bir toparlayayım izleyenlerimiz için: Baktığınızda aslında işin anahtarı, doğru bir ekip... Öncelikle o konuyu bilen ve satın alan tarafında olan —size satan tarafında doğru ekibin olması sorununuzu çözmez; sonuçta o satıyor zaten, o bilgi kaynağı ama o değerlendirmeyi nasıl yapıyor? Taraflı olabilir— dolayısıyla satın alan taraftan, ekip içinde varsa bu bakımcılar, IT’ciler, gerekiyorsa yatırımına göre İK’cılar... Ekipte yoksa dışarıdan danışmanlar/uzmanlar... Yani satın alma filan zaten işin içinde, bunların, bu ekibin bilen kişilerin dahil olması ve sıkılmadan sorgulaması lazım. Çünkü yıllarca kullanılacak bir tesis, yıllarca kullanılacak bir altyapıdan bahsediyoruz. Buna zamanı, parayı ve yetkinliği ayırmak lazım. O yetkinlik masada yoksa da bunu dürüstçe itiraf etmek lazım. Çünkü o yetkinliği biliyormuş gibi “mış gibi” yapmak, o noktada sonraki 15 sene mış gibi yapmaya dönüyor; yani ondan sonra o kaotik durumlar oluşuyor.
Bu anlamda böyle bir planlama gerekiyor. Bizim buradan işverenlere de, yatırım yapanlara da önerdiğimiz şey; doğru ekibi yatırım esnasında kurup ve... Vurguladığınız nokta da çok güzel; bakım sistemini bir abonelik sistemi gibi görün. “Ben bunu alıyorsam bu ekipmanı, tesisi; bakımı da onunla birlikte abonelik olarak alıyorum.” Dolayısıyla buna bakan kişiyi de nasıl alacağımı bilmem lazım. Onun ya bozulmasını doğal karşılamam lazım; böyle doğaüstü bir şey gibi yaklaşmamak lazım. “Aman bozulmasın, sihirli bir şey de burada dursun” filan gibi, “aman nazar değmesin” tarzı böyle davranmamak... Onun zaten bozulacağını bilmek, bir ömrünün ne olduğunu bilmek lazım. Bu anlamda bu bilinçle Nesnelerin Interneti, Endüstriyel Nesnelerin Interneti yatırımları da yaparsak bunlardan faydalanabiliriz. Yani çıkarımım bu oldu anlattığınızdan.
Böylelikle zaten bu parçalar işte verileri sensörlerle topladığımızda birbiriyle haberleşebilecek durumdalar. O veriyle bize duruşları, ısınmaları, verimliliği, her şeyi raporlayacak durumdalar. Yani Endüstriyel Nesnelerin İnterneti bize bunu sağlayacak ama bu doğru sistematikle birlikte bu yatırımları baştan doğru yaparsak gibi bir özetleme yapmak istedim. Çünkü bakıma geçeceğimiz için şimdi burayı bir kapatayım diye böyle yaklaştım. Teşekkür ediyorum. Burada da en önemli şey o kültürü biraz değiştirmek ve “kültür stratejiyi kahvaltıda yer” diyoruz; bir söz de biz ekleyelim buna: Kültürü değiştirirsek eğer biz bu sefer rekabette öne geçeriz. Aslında kültürü değişmeyi başarabilirsek... Kültür değiştirilemeyecek bir şey değil, kültürü de —zor da olsa— değiştirebilirsek, baştan kurgulayabilirsek o zaman da biz bu sefer rekabette öne geçmiş oluyoruz diyebiliriz.
Şimdi bakım tarafına geçelim. Ben izninizle bakım tarafına şöyle başlamak istiyorum soru olarak... Yani siz onlardan birisiniz ama benim gördüğüm kadarıyla, şahit olduğum kadarıyla bayağı bilinçli, müşterisini de bilinçlendiren bir şekilde piyasayı aslında olumlu yönde yetkinleştirmeye, derinleştirmeye çalışan bir bakım profesyoneli/danışmanısınız, onu biliyorum. Ama sizden tüm bakım sektörü sağlayıcıları ile ilgili bir yorum almak istiyorum. Sizce piyasa nasıl? Ya bakım hizmeti veren makine ekipman şirketlerinin bakım servisleri olabilir, bakım danışmanları olabilir, şirket içindeki bakım birimleri, bölümleri olabilir... Sizce ülkemizde bakıma yaklaşım nasıl? Yani biraz bahsettiniz bu yangın söndürme zihniyetinden ama ben bunu biraz daha açmanızı rica edeceğim. Yani nasıl gidiyor, gelişiyor mu, aynı mı kalıyor? Nasıl gözlemliyorsunuz siz bu piyasanın önemli bir oyuncusu olarak bu bakım ve bakım ortamını? Buyurun.
SU: Ya bu noktada aslında biraz bizim de, sektörün de yarasına tuz bastınız Erkan Bey. Yani ben biraz piyasayı bu noktada ikiye ayırıyorum; eski jenerasyon ya da yeni jenerasyon gibi. Ama bu jenerasyonu hani “yaş” gibi tanımlamayalım; nasıl diyeyim? Bir görüş anlamında ya da eski görüş-yeni görüş, yeni jenerasyon görüş-eski jenerasyon görüş gibi...
Yani eski jenerasyon görüşümüz bizim neydi? Az önce bahsetmiş olduğumuz gibi yangın söndürme dediğimiz hani arızi bakımdı aslında eski görüşümüz bu. Biz bu döngüyü proaktif sürece geçirmeye çalışıyoruz ya da kestirimci bir sürece geçirmeye çalışıyoruz. En çok istediğimiz, en çok uygulamak istediğimiz konu buydu. Bu noktada eski görüşün bu döngüsünden —yani bu reaktif döngüden— maalesef beslenen ya da bundan fayda sağlayan bir grup mu var diyeyim ya da onunla alakalı bir görüş var.
Eİ: Yani bu da işin tamamen halk arasındaki tabirle; burada bir rant oluşmuş durumda.
SU: Evet, evet, evet. Yani burada ekonomik endişeler nedeniyle eylemi ya da varlığı sürdüreyim ama nasıl, ne şekilde sürdürürsek sürdürelim mantığıyla hareket eden bir durum var. Hani bu bizi gerçekten çok üzüyor çünkü piyasa gerçek koşullarında oluşmuyor. Yani ne demek istiyorum bu noktada? Bir işin bir fiyatı ya da bir maliyeti oluyor ama o maliyet çok daha başka bir maliyetle, çok daha azına karşılanabileceği düşünülüyor. Yani bu aslında faydanın çok daha azına karşılanabileceği düşünülüyor. Ya bu noktada bu tercihler nedeniyle bir defa bu zincir kırılıyor yani. Çünkü “Ya madem öyle bu fiyatlara da yapılıyordu, siz niye yapmıyorsunuz?” sorularıyla haklı olarak belki maruz kalıyoruz ama hani benim de her zaman bu konuda hani söylediğim bir şey var: “Yani siz gerçek anlamda bir çözüm mü arıyorsunuz ya da hani burada yangın mı söndürmek istiyorsunuz?” Yani operasyon mu, pansuman mı? Bu gerçekten çok önemli.
Ben buna kendi sektörümden örnek vereceğim. “Ya ben çözüm aramıyorum, ben pansuman arıyorum. Yani yapabiliyorsanız yapın, yapmıyorsanız hani bu noktada kusura bakmayın” sözlerini duyduğumuz zamanlar da oldu. Ha, bunu duyduktan sonra ne oldu? O pansumanlar yapılıyor ama pansuman sonrası maalesef hastayı kaybettiğimiz süreçleri de görmüş oluyoruz. Çünkü hani şöyle çok teknik bir örnek vereceğim: Şimdi yapılan çalışmalarda şimdi biz rulmanı analiz ediyoruz aslında titreşim analizi ile beraber. Hani o kısımlara da belki ufak ufak geleceğiz ama titreşim analizinin asıl amacı ekipmanın kondisyonu; bu ekipmanın da kalbi olan rulmanın daha çok kondisyonu bizim için çok değerli. Ama tabii bütüncül bir yaklaşımla biz değerlendiriyoruz ekipmanı. Rulman çok spesifik bir örnek olduğu için bunu özellikle vermek istiyorum.
Şimdi bu rulmanların üzerine binen %20 ekstra yük, o rulmanın ömründen %50 çalmak anlamına geliyor. Bakın Erkan Bey; %20 —yani beşte bir— ekstra yük o rulmanın ömründen %50 çalmak anlamına geliyor. Eğer bu yükü ekstra %50 artırırsanız rulmanın ömrünü yedide bire düşürüyorsunuz. Yani %65-70 oranında o rulmanın ömründen tamamen çalıyorsunuz. Bunu nasıl yapıyorsunuz? Örnek de verelim spesifik olarak. Mesela diyelim ki bir ekipmanda balanssızlık problemi var. Ya da balanssızlık probleminin dışında işte şaft eğriliği dediğimiz bir problem var ya da mekanik gevşeklik dediğimiz bir problem var. Ama işte bu anlamda o görüşte ya da o yaklaşımda olmadığı zaman danışan kesim ya da ihtiyacı olan, talep eden kesim diyor ki “Ya titreşim eşittir balanssızlık değil mi?” Evet, ya hep yıllarca zaten biz bunu biraz aşmaya çalıştık. İşte “Bir makinede titreşim varsa, bir sistemde titreşim varsa balans vardır onda ya.” Balans zaten kelime anlamı itibariyle denge... Keşke denge olsa! “Balans varsa...” Hani onu da hani terminolojik çok böyle şeye, metaforlara girmek istemiyorum ama...
Eİ: Balanssızlığa “balans var” deniyor yani, tam tersi:)
SU: Aynen öyle. Balanssızlık var anlamına geliyor ama ya balanssızlık bir kök sebeptir. Yani burada neyin kök sebebidir? Şimdi burada ekipmanın homojenliği, işte kirli parçaların ya da tozların vesaire yapışması gibi sebepler nedeniyle bir kök sebeptir aslında. Şimdi burada bu nedenleri ekarte etmemiz lazım ki —hani demiştim ya bir önceki bölümlerde— önce doğru teşhis. Şimdi müşterimiz diyor ki “Bunda balanssızlık mı var ya da bunda ne var?” Aslında balanssızlık yok. Ya da o görsel olarak inceliyor; “Bunda balanssızlık var” diyor. Diyorum ki “Ben inceliyorum, analiz ediyorum. Diyorum ki; hayır bunda balanssızlık yok, bunun şaftı eğrilmiş.” İki semptom da birbirine benzer sinyaller gösterebiliyor, iki semptom da...
Ama diyor ki “Ya işte Selim Bey siz buna balanslama yapın ya da bunu dengeleyelim biz.” Yani balanslama yapalım... Yani balanslama demek parça kaynatmak ya da parça eksiltmek yöntemiyle yapılan bir dengeleme işlevi. Yani o santrifüj kuvvetini, o merkezden kaçıklığı, egzantrik bir şekilde çalışmasını biz aslında onu dengeye getiriyoruz. Bu noktada da tabii ki ciddi anlamda titreşimleri düşürerek güvenirliği artırıyoruz ekipmanda; çok kıymetlidir ama maalesef bütün titreşimin sebebi değildir balanssızlık. Biz de diyoruz ki bu sefer: “Bakın burada balanssızlıktan önce gidermemiz gereken bir şaft eğriliği problemi var.” Bu şaft eğriliği problemi de bildiğiniz “bent shaft” (eğik şaft) diyoruz ona; yani şu şekilde hareket ediyor, yani bir “twist” hareketi yapıyor.
Yani bunun önüne geçmemiz için öncelikle bu problemi bir ekarte etmemiz lazım, yani bunu bir dışlamamız lazım, iyileştirmemiz lazım. Onun sonrasında eğer tekrardan yapacağımız ölçümlerde balanssızlık varsa yine balanslama aşamasına o aşamada geçmemiz lazım. Sonrasında ne oluyor süreç? Müşteri “Tamam” diyor, teşekkür ediyor. Onun sonrasında başka bir şekilde değerlendiriyor süreci ve “Ben sizin probleminizi çözerim” diyen başka bir sektör paydaşı geliyor ve balanslama yapıyor. O duymak istediğini söylüyor. Balanssızlık problemi olmayan bir ekipmana balanslama yapıyor! Evet... Yani bunu ya sizin... Şimdi grip var ya, ben size antibiyotik veriyorum; hem de üçüncü kuşak sefalosporin veriyorum! Yani hani zaten antibiyotik cennetiyiz biliyorsunuz; artık bakteriler ciddi anlamda bir bağışıklık kazandı ve “Hiçbir işe yaramıyor” diyorsunuz. “Ya doktor bey yani verdiniz bunu ama hiçbir şey düzelmedi” E, çünkü sizin probleminiz virüs kaynaklı ya da daha farklı bir şey, daha farklı bir rahatsızlık...
Şimdi burada o yapılan işlem o mil eğriliğini daha da ileri boyuta taşıyor. Pansuman yaptığı için hani göreceli bir azalma oluyor. “Aa tamam” diyor. O göreceli azalma yeterli geliyor. O göreceli azalma... Halbuki aslında tekrar tekrar —yani bizim için en tehlikeli titreşimler periyodik titreşimler— periyodik ne demek? Sürekli bir cycle sonunda devam eden sürekli titreşimler demek, harmonik titreşimler demek. Şimdi burada ne oluyor? O birikim devam ediyor. Neyin birikimi? Stresin birikimi. Stres, stres, stres... Şimdi bir göreceli bir iyileşme gözlemlendi ya; yarım saat mi bir saat mi kimse bilmiyor... Ondan sonra bir bakıyorsunuz Erkan Bey, yani birkaç saat çalıştıktan ya da bir gün çalıştıktan sonra mil kırılmış! Fan şaseyi parçalamış, kendi şasesini parçalamış! Rulmanlar dağılmış, yataklar dağılmış... Yangın çıkartan durumlar gördük.
Onun sonrasında tabii bir telefon... Bunu bizzat yaşadım. Sonra bir telefon geliyor: “Ya Selim Bey böyle böyle bir problemimiz oldu.” Hani artık oradaki durum şu; hani cenaze işlerinin aranması artık hani tabiri caizse benzetmeyle ilgili. Çünkü orada artık ne olacak? Bu sürece artık siz çok basit bir —ya basit demeyeyim tabii her işin bir zorluğu vardır— hani bir milin yapımı da çok kolay değil ama zaten o işte “bir an önce olalım, bir an önce yapalım” sonunda zaten bu süreçleri biz yaşıyoruz ya. Ne oldu? Evet, o şaft belki, o mil belki birkaç saatlik ya da belki bir vardiyalık onun yapımı sürecekti; demontajı-montajı sürecekti. Ama şimdi böyle ne oldu? Fan yapılacak, mil yapılacak. Motor eğer kurtarılabilirse onarılacak, kurtarılamazsa yeni motor alınacak. Şase zaten mecburi yapılacak...
E, böyle ne yaptık? Ha, bir de sistemin devre dışı bıraktığı bir de bir ünite var ya da bir hat var ya da bir tesis var. Bir de bu kısmı var. Hani bakın ekipmanın maliyetini de geçtim... Bir de bir tesis var en nihayetinde hani az önce bir enerji sektöründe olduğu gibi —enerjideydi bu durum— minimum 500.000 dolarlık ya da 1 milyon dolarlık bir zarar. Niye? “Üretim durmasın istedik” birkaç saat daha fazla! Şimdi ne oldu? Çok daha başka bir konu oldu ya da çok daha içinden çıkılmaz bir durum oldu.
Burada yanlış teşhis ya da velev ki doğru teşhis edildi diğer paydaş tarafından ya da diğer çözüm sağlayıcı tarafından ama müşteri “Ben balanslama istiyorum” dedi, “Ben balanslama yapılmasını istiyorum” dedi. “Yani benim bu şaftı yapmaya vaktim de yok, ben bu duruşu da alamam, bununla da alakalı tolere edebileceğim bir durum yok” dediği için, bu kararı verdiği için dolayısıyla katlanması gereken maliyet binlerce doları buldu. E, şimdi bu noktada hani çok üzülerek söylüyorum; özellikle tabii ki ekonomik gerekçeler, ekonomik kaygı ve endişelerimiz hepimizin var, işletme sahipleriyiz. İşletmenin döngüsü, ekonomik döngüsü tabii ki çok önemli süreklilik adına. Ama bu anlayış bizi bu reaktif döngüden kurtarmayacak; bu bataklığa daha da saplandıracak bizi Erkan Bey.
Hani bir önceki bölümde yine söylemiştim ya size; bazı rakamlar vereceğim yine. 2020 ya da 2021 yılında yapılan Hollanda menşeli bir yağ üretimi şirketinin —isim olarak hani reklam olmaması açısından vermek istemiyorum ama— yaptığı bir çalışma. Hollanda’da gelecek 20 yıl içerisinde tüm ekipmanların değiştirilme maliyeti hesaplanmış ve bu maliyet —yenisiyle değiştirilme maliyetinden bahsediyorum Erkan Bey— 15 milyar Euro. Hollanda genelindeki takribi ekipmanların değiştirilmesi noktasında hesaplanan tutar. Ama bu ekipmanlara reaktif bakım —yani yangın söndürme bakım— değil de en azından bu noktada yapabildiğimiz durum-bazlı bakım —işte kestirimci bakım da demiyorum bakın durum-bazlı bakım— yani o ekipmanın durumuna istinaden bazı verilerle, bazı analizlerle yapılan bakımla; bunun 10 ila 15 yıl arasında bu değişim maliyetine karşın yaklaşık 7,5 milyon Euro’luk bir maliyetle ya da 7,5 milyon Euro’luk bir kaynakla bunun 15 yıl daha emre-amade bir şekilde çalışabileceği tespit edilmiş.
Bakın bir tarafta 15 milyar Euro’dan bahsediyorum ekipmanların yenisiyle değiştirilmesi; bir tarafta yani 10 yıl-15 yıl... Yani 2000 katı bir fark var arada neredeyse! İnanılmaz... Hani ROI hesaplamaları daha iyi oturuyor şu an aklımızda değil mi? Yani bir tarafta gelecek 20 yıl içerisinde ve bunun da sonuçta yeni bir ekipman da sonsuza kadar sürmeyecek değil mi? Yani çalışması hani az önce dediniz ya insanüstü bir varlık değil bu. Bunun da bir süre sonra tekrardan bakıma ihtiyacı olacak. E, elindekinin kıymetini bilerek, ona doğru bakımla yaklaşarak, doğru olan yöntemle, yaklaşımla yaklaşarak ve bunu yine aynı sürelerde çok çok daha azına yapmak varken işte bu noktada hani bu yaklaşımla hareket etmek bizim için üzen kısım.
Ha, biz yeni nesil daha vizyoner bir yaklaşımla bakılması gerektiğini düşünüyoruz bu noktada. Yani “hizmetleştirme” modeline geçelim istiyoruz. Aslında savunduğumuz model biraz da bu. Yani bunu biz hizmetleştirelim. Yani işte artık diğer tarafta o reaktif döngüdeki yedek parçaların satışı ya da işte ne bileyim çok daha yüzeysel analizlerin yapılmadığı, görsel analizlerin değil de sayısal analitik analizlerin yapıldığı bir yaklaşıma geçelim. Yani çalışma sürelerini, güvenilirliği, emre-amadeliği artıralım diye düşünüyoruz. Yani bunu taahhüt ediyoruz aslında biz bu noktada ya da bunu taahhüt eden bir kesim var.
O noktada ondan dolayı ikiye ayrılıyor naçizane benim görüşüme göre Türkiye’de bu yaklaşım ve burada teknolojiyi, IoT’yi —her ne söylüyorsanız Endüstri 4.0— kullanarak varlıkları müşterilerimizin, paydaşlarımızın, danışanlarımızın varlıklarını uzaktan izleyerek sorun çıkmadan önce müdahale edelim istiyoruz. Gelecek global anlamda bu noktaya gidiyor ki gitti de zaten. Gerçekten yetişmiş eleman noktasında çok büyük bir problem yaşayacak mıyız? Belki yetiştirebiliyoruz ama entegre edemiyoruz sürece. Yani bu da çok önemli. Eğitim verdik bitti... Çünkü ne oldu? Sistem değişti, strateji değişti, çalışanlar değişti, yönetim değişti; sil baştan bir daha al! Dolayısıyla bir daha eğitim, bir daha bir kayıp zaman, bir daha yeni bir kurumsal hafıza oturtma çabaları vesaire... Bu noktada ondan dolayı yine bir kısır döngüye sokuyor bizi her ne kadar yetişmiş personelimiz de olsa.
Ama son zamanlarda özellikle görüyorum ki yetişmiş personelimiz de artık pes edip yurt dışına bu noktada kendi bilgi birikimini götüren ya da bununla beraber yurt dışına daha eli dolu gidenler çok daha fazla. Çok kritik bir şey daha söylemek istiyorum Erkan Bey: Bizim sektörümüzde, ülkemizde başarılı olup da yurt dışında hani neredeyse bu sistemi oyun oynarcasına entegre eden ya da kurgulayan, uygulayan birçok meslektaşım var. Çünkü o kadar çok direnç yok! O kadar çok yangın söndürme görmüş ki, o kadar çok kriz yönetmiş ki... Yurt dışında ya hiçbir şey bilinmiyorsa bir plan dahilinde hareket ediliyor. Herkes yetki alanı dahilinde sürece dahil oluyor. Ya da “istişare”ler yapılıyor, çok kıymet veriliyor. Ya istişare kavramı bizde sadece isimden ibaret ya da bir kavramdan ibaret. Ama yurt dışında gerçekten o kadar önem veriliyor ki; bir karar verilecek, “Hadi birlikte alalım bu kararı, hadi birlikte bu beyin fırtınasını yapalım.” Ondan dolayı bizim sektörümüzde yani yurt dışına gidip de başarılı olmayan ya da zorlanan çok az meslektaşımı gördüm, en azından görüştüklerim arasında ya da hikayelerini dinlediklerim arasında.
Endüstriyel Bakım Nasıl Olmalı?
Eİ: Burada şeyi sorayım size: Şimdi normalde hani pazarı —yani bakım pazarını ve bakım anlayışlarını— ülkemizdeki böyle iki gruba ayırıp anlattınız. Şimdi buradan hani hem işverenler ya da işte daha kurumsal şirketlerde karar vericiler ya da —bilmiyorum genç mühendis arkadaşlarımız da izliyor olabilir bu yayını— bir şekilde bu kişilere nasıl bir kavram hediye edebiliriz? Yani sizin gibi yaklaşımı, yani doğru yaklaşımı nasıl bulmalılar? Çünkü herkes iyi yaptığını bir şekilde söylüyor. Yani sizin hangi konsept altında —hizmetleştirme dediğiniz konsepti— bakımda hangi kavramla eşleştirelim?
Bir de neler istesinler? Yani neleri ölçtürsünler? Birini söylediniz: “görsel analizi yapmıyoruz biz daha sayısal analitik gidiyoruz” dediniz ya... O yüzden sizden iki cevap rica ediyorum: Birincisi; hangi isimle, hangi kavramla arasınlar sizin gibi bakım anlayışlarını? İkincisi de; o analizler neler? Hangi analizleri yapmasını talep etsinler yine bu bakım profesyonellerinden?
SU: Yani burada şöyle cevaplayabilirim bu soruyu Erkan Bey: Yani pratikte reaktif bakım döngüsünü şöyle aslında —ya da bu anlayışı— kırabiliriz: Yani bu noktada bir defa çok kıymetli bir zamanın kazandırılacağının ve katma değer oluşturulacağının bilinmesi gerekiyor. Bu noktada bir defa bununla alakalı olarak her şeyden önce işte reaktif bakımda olay anlık; “Artık bozuldu koş!” Bunu terk ederek, bu noktada bunun dışında düşünerek “Daha başka çözümler olmalı” diyebilme cesaretini göstererek... Yani ekipmandaki bozulma emarelerini burada günler ya da haftalar ya da aylar öncesinden tespit edebileceğimiz bazı yöntemlerimiz var. Titreşim analizi bunlardan bir tanesi, yağ analizi bunlardan bir tanesi, ultrasonik ölçümler, termografik analizler bunlardan bir tanesi; ki bunlar arızaların şu an söyleyeceğim —ki elektriksel testler de var bunlara ilave edebileceğimiz— yine bunların zaten şu söylediğim 4-5 kavram arızaların %90-%95’ini teşkil eden kavramlar. Yani zaten biz bunların %50’sini yapabilsek hani çok daha ilerilere gideceğiz bu konuda.
Yani bunlar çok önemli. Burada şimdi bir ekipmanın bozulma emarelerini inceleyebileceğimiz işte “potansiyel arıza eğrisi” (P-F Curve) dediğimiz bir arıza eğrisi var. Bu arıza eğrisindeki erken sinyaller lineer mi gidiyor, yani bir doğrusal bir durumda mı hareket ediyor trend analizinde? Ya da daha eksponansiyel, daha logaritmik mi yükseliyor ki zaten logaritmik yükselmesi demek aslında o ekipman kısa bir süre sonra arızi duruma geçecek demek; yani “bu noktada tedbirini al” demek. Bu şekilde mi devam ediyor? Bunların oluşturulması —yani bu kavramı dikkate alınarak bunların oluşturulması— çok önemli.
Ha, çok mu zor bunu yapmak? Aslında hani çok yüksek yatırımlar olmaksızın bunlar rahatlıkla sağlanabilir ama yeter ki bir veri toplansın. Bu verinin de en önemlisi titreşim ve sıcaklık. Titreşim ve sıcaklık burada sağlıklı bir şekilde toplanırsa, yani bununla beraber titreşimin gerçekten arızaların bir dili olduğu gerçekten kavranırsa, yani bu noktada ittifak edilirse... Yani kabul edilmesi lazım ki; çünkü ben bunu niye söylüyorum? “Ya ben titreşim analizine inanmıyorum” diyen, sırf bu çalışmaları beyhude gören meslektaşlarımla da karşılaştım bütün samimiyetimle söylüyorum. “Dünya düzdür” diyenler var şirket bazında da; ilk 1000 şirket arasında çalışan meslektaşlarım... Ha, bu noktada da asla yadırgamıyorum Erkan Bey onu da söyleyeyim; o kadar çok kötü örnek görmüş ki hani tamamen bir kandırmaca olduğunu düşünüyor bu sistemin. İşte frekansmış, titreşimmiş, ivmeymiş, analizmiş... Hiçbir şekilde... Yani o kadar kötü örnekle karşılaşmış, o kadar kötü uygulamalara şahit olmuş ya da hani ama bilinçli ama bilinçsiz —tabii ki bilinçli olması çok daha kötü— ama maalesef bundan dolayı ben buna da şahit oldum bu söylemlere.
Yani aslında çok basit bir trend analiziyle bir ekipmanın arıza eğrisinin —ya da arıza trendinin dediğim gibi az önce— doğrusal mı yoksa logaritmik mi, üstel mi gittiğini çok rahat bir şekilde anlayabiliyor ya da tespit edebiliyoruz. Yani bu noktada hani bunu “acil durum” algısını planlı bir iş emrine döndürmemiz gerekiyor. İşte neyle? Bu yaklaşım —yani kestirimci bakım yaklaşımıyla— durum-bazlı yaklaşımla en azından... Durum-bazlı yaklaşım da çok değerli bir yaklaşım bu noktada ama onun daha ileri aşamaları da var tabii ki. Yani bakımcı yangına koşmak yerine ne zaman müdahale edebileceğini bilsin. Ya bizim amacımız bu; ne zaman ve nasıl müdahale edebileceğini bilsin. Yani kendi planladığı sürece burada zaten korkulacak bir şey yok. Çünkü bir ekipman sonsuza kadar çalışmıyor. O ekipmanların da belirli periyotlarda işte duruşlar nispetinde görsel olarak incelemeleri söz konusu. Bu her sektör için geçerli, bu bir kültür. Ha, bunun çok dışına çıkamıyorsunuz ülkemizde; yani 45 günde bir de olsa bir duruş oluyor hangi tesise ya da fabrikaya giderseniz gidin ya da bir aylık döngüde ya da 2 aylık döngüde...
Ha, biz buna da gerek yok noktasında bunu kanıtlamaya çalışıyoruz ama hani en azından reaktif bakım yerine ya da bir arızi durum yerine ya burada deriz ki: “Ya tamam sizin daha duruşunuza 15 gün var ama endişeye mahal yok çünkü izliyoruz ekipmanı uzaktan. Dolayısıyla bu ekipmanın ömrü, yapmış olduğumuz çalışmalara göre —işte bir eğri uydurma çalışmasına göre, bir kalan kullanışlı ömür çalışmasına göre— daha minimum 30 gün, 1 ay, 2 ay, 3 ay daha bu maçı bu yüklerde ya da değişken yüklerde götürecek düzeyde. Ondan dolayı sakin olun. İşte 1,5 ay sonrası planınıza odaklanın; ne gibi tedbirler alacaksınız bunlar üzerine daha çok planlama yapın.” Dolayısıyla biz aslında bu stresi de almış oluyoruz; hem ekipman üzerinden almış oluyoruz hem de ekibin üzerinden almış oluyoruz. Aslında çok önemli bir konu yani bu. Dolayısıyla bu da neyi getiriyor? Bu da bir planı getiriyor; yani stresi alıyoruz, yerine planlamayı koyuyoruz aslında. Diyoruz ki “Bu planlamayı buna göre yapabilirsiniz” ve dolayısıyla bundan daha büyük bir konfor var mı bakım ekipleri anlamında ya da bir tesisin üretiminin durması anlamında? Herhalde paha biçilmez bir konfor diye düşünüyorum.
Eİ: Burada çünkü böyle bir bilgi hani şey gibi düşünün; şu an herhalde depremi 5 dakika önceden duyuran bir cihaz olsa —bilmiyorum var mı daha bir 30 saniyeler falan söyleniyor— 5 dakika önceden duyuran bir cihaz olsa muhtemelen paha biçilemez. Bunun gibi bir şey. Siz ona diyorsunuz ki “Bir ay sonra duracak.” O gidecek tedarikçilerine haber verecek, ekibine haber verecek, izinlerini ayarlayabilir, yüklü siparişlerini, müşterilerine haber verebilir. “Ya bunu sipariş vereceksiniz” diyebilir yani “Şu aralar kapalıyız” diyebilir. Ya bu bilgilendirme... Bu zaten reaktifin tersi; işte proaktivite o kadar oyunu yönetme şansı veriyor ki yani tam tersi şey gibi; hani 0 ile 1 arasında bir fark var, bu -1 ile 1 arasında iki fark var burada. Büyük bir fark var; negatiften pozitife bir dönüşüm var burada. Burada bir sorum daha var ama tamamlamanız gerekiyorsa burayı tamamlayın, öyle sorayım.
SU: Yani bu noktada hani biz istiyoruz ki “körlemesine” bir bakım yapmayalım. Yani körlemesine bakım belki bir periyodik bakıma örnek bir anlayış, bir kavram ama körlemenin de körlemesi diyebiliriz reaktif bakım için. Çünkü artık elde hiçbir veri yok, tutulan bir girdi, data ya da yapılan bir gözlem buna dair yok. Ya da yöntemler tamamen yanlış. Yani hangi yöntemlerden bahsediyorum? Şimdi ekipmanların da bazı ihtiyaçları var tıpkı bizim nasıl işte belirli aralıklarda yeme ihtiyaçlarımızın olduğu gibi, uyku ihtiyaçlarımızın olduğu gibi; ekipmanların da bazı ihtiyaçları var. Nedir bu ihtiyaçları? Düzenli olarak yağlanmaları gerekiyor. Yani bu düzenden kastım durum-bazlı anlamında söylüyorum. Yükleri değiştiği zaman, sıcaklıkları değiştiği zaman bir ekipmanın da... Nasıl bizim ateşimiz var, bir ekipmanın da yaz-kış farklı farklı sıcaklıkları olabiliyor çalışma kinematiğine bağlı olarak, yüklerine bağlı olarak, dönüş devirlerine bağlı olarak, reçetelerine bağlı olarak.
Dolayısıyla bu noktada yani bir rulmanın ihtiyacı 5 gram yağ ise —5 gram gres diyelim yine— 5 gram. Ama biz bunu “doğru bildiğimiz yanlışlardan” olduğu için işte “keçe patlatana kadar” —keçe dediğimiz bir sızdırmazlık elemanı— “rulmanın üzerindeki keçe patlayana kadar yağla.” Tamam mı? Siz o ekipmanı öldürdünüz aslında! Bunu ben şeye benzetiyorum; çocuğuna iyilik yaptığını düşünen bir annenin abur cuburu, fast food’u ağzına dayaması gibi. Ya o çocuğa iyilik yapmıyorsunuz aslında; bir nevi potansiyel bir obezite doğuruyorsunuz ya da potansiyel bir diyabet hastalığı doğuruyorsunuz ya da daha farklı... Ekipman için de böyle; siz o ekipmanı öldürdünüz aslında. Onun ihtiyacı 5 gram yağ idi —ya da gresti— bu 15 günlük bir aylık periyotta; ama siz ona 20 gram gres bastınız! Rulman içerisinde o 20 gramlık gres içerisinde boğulmuş bir vaziyette dönmeye çalışıyor, daha çok ısınıyor. Dönmeye çalıştığı için daha fazla güç harcıyor ekipman, daha çok enerji sarfiyatına sebebiyet veriyor. Dolayısıyla bunların hepsi bakın bir zincir; e, bu zincir bir yerde kırılacak. Nasıl kırılacak? Ekipmanın kırılmasıyla ya da ekipmanın deforme olmasıyla, rulmanın dağılmasıyla gibi... Yani bu bizim için çok önemli; ondan dolayı buna özellikle parmak basmak istedim.
Eİ: Şimdi burada aslında böyle ufak ufak sona doğru da geliyoruz. Bayağı bir aslında anlamış olduk hani bakım tarafını. İlk başta bir Endüstriyel Nesnelerin Interneti’nden bahsettik burada aslında. Ondan sonra da işte “nesnelerin” dediğimiz makinelerin, ekipmanların dili olan işte rulmanlar, titreşimler, ısılar vesaire... Biz nasıl insanlar konuşup başka başka şekilde dertlerimizi ifade ediyorsak onların da dili bu; o noktaya geldik aslında. Onunla ilgili de güzel bir öngörü... Yani baktığınızda planlı bakımın nasıl yapılacağı, hatta periyodik bakımın bile körlemesine bakım olduğu; çünkü orada veri analizi, data analizi kullanılmadığı, tahminleme kullanılmadığı, eski verilerden yararlanılmadığı filan anlaşılıyor.
Onun dışında aslında şeyi hiç istemiyoruz zaten; reaktif, bu yangın söndürme tipi bakımı zaten hiç istemiyoruz. Bunların ayrımlarını güzelce yaptık. Burada bir tane bir görüşmemizde —nerede olduğunu hatırlamıyorum— böyle “True Negative, False Negative” diye bir şeyden bahsetmiştimiz. Birazdan sözü size vereceğim ve onu anlatmanızı rica edeceğim. Bu niye önemli yani? Çünkü şöyle: Yanlış teşhis —nasıl hastayı ölüme kadar Allah korusun götürecek bir noktaya getiriyorsa ya da gereksiz panik/depresyon yaratıyorsa...
Mesela bir durumumuz olmuştu teşhise örnek olarak, ayağımla ilgili bir sıkıntı yaşamıştım. Doktorun biri bununla ilgili bir şey söyledi, çok ciddi kötümser bir havaya bürüdü beni. “Artık doğru dürüst uzunca yürüyemeyeceksin, bu artık böyle geri dönüş yok” dedi vesaire... Çok ciddi canım sıkıldı, depresyona girdim öyle söyleyeyim. Bir de tam bayram öncesiydi; bayramı böyle ayağımı uzatıp geçirmiştim. “Nasıl olacak ya nasıl yapacağım? Çocuğu okula bırakayım bırakmayayım. Tek başıma kafa boşaltma yürüyüşlerim. Hepsi bitti.” hayat değişti benim için öyle düşünün. Ondan sonra başka bir doktora gittik, o başka bir şey söyledi. Biz artık razıydık böyle gidecek noktasına gelmiştik— artık bu ayağı nasıl ömrünü tamamlamak üzere ameliyat noktasına getirmeden götürebiliriz inşallah falan diyorduk. Sonra üçüncü bir doktor tavsiye edildi —hiç ararken de değil aramazken— bir müşterimizin yakın akrabasıymış, “Bu size bir baksın” dedi. Gittik, o bambaşka şeyler söyledi bize. Bir iki işlem önerdi, onları yaptı; 2-3 ayda bir gittik filan... Şu an tamamen —arada buz koyma dışında— hiçbir sıkıntı yaşamadığım bir noktaya geldi.
Baktığınızda aslında iki farklı hayat yani; sanki birinde bambaşka bir Erkan, diğerinde bambaşka bir Erkan. Sizin bu arada örneğiniz —hani babaannenizle ilgili onu hatırlatmak istemiyorum ama— o tabii daha ağır ve daha üzücü; Allah tekrar rahmet eylesin diyelim. Ama bakın işletmelerde de hem insan kaynaklarında hem yönetimde vesaire hem de tabii ki sizin alanınız olan teknik bu ekipmanların içinde... O nedenle bu teşhis —yani yanlış teşhisin de tiplerinin olduğunu— ben ilk defa sizden öğrendim. Ya o kadar beni vizyon olarak genişletti ki... Yanlış teşhisi zaten biliyorum hani kullanıyorum, teşhisi doğru yapmaya çalışıyorum ama yanlış teşhisleri kategorize etmek bambaşka bir dünya açtı bana o görüşme esnasında. O nedenle onu biraz anlatmanızı rica edeceğim; bence çok derin bir bilgi. Buyurun.
SU: Teşekkür ediyorum. Tekrar güzel bir konuya daha geldik. Aslında bu noktada “kural tabanlı analiz yöntemi”ni kullandığımız bir yaklaşımda ele aldığımız bir yöntemdir. Az önce bahsetmiş olduğunuz konu daha çok sağlık verileri üzerinden yola çıkılarak ya da sağlık alanında daha çok kullanılan önemli bir data bilimidir bu vurgulamış olduğumuz kavram.
Şimdi bu noktada biz IoT entegrasyonlarından sonra ya da diyelim ki biz bu yatırımı yaptık; ya da bu yatırımı yaparken bazı parametreler vardı, onlara dikkat ettik. İşte FMEA (Hata Türleri ve Etkileri Analizi) dediğimiz hata etkileri analizini oluşturduk. İşte bir bakım anlayışına sahibiz, bir bakım kültürü oluşturduk ve ekipmanlarımızla alakalı kritiklik analizimizi yaptık. Bu noktada da artık bir doğru yol olarak kendimize bu alanı seçip devam ediyoruz, bu yolculuğa çıktık. Şimdi bu yolculuğa çıktığımızda biz de hani nasıl bir izleme ve bu izlemenin sonucunda nasıl bir analiz etme durumu söz konusu. Aslında orada yine çok kritik bir yere gelmiş oluyoruz. Yine benim hani bu noktada bir benzetmem var: “Hani biz burada kestirimci periyodik bakım mı yapacağız yine ya da online izleme tabanlı reaktif bakım mı yapacağız?” gibi böyle benzetmelerim var.
Neden önemli? Yani orada sensörleri koyduk, izlemeye başladık; işimiz bitti mi? Hayır bitmedi. Yani burada artık en hızlı bir şekilde entegrasyonu sağladıktan sonra verilerin analiz edilmesi ve bu verilerin analiz edildikten sonra bize ne anlattığını ya da bu trendlerin ne söylediğini ya da bu ekipmanın kondisyonunun, durumunun ya da bozulmadan önce bir uyarı üretecek analitik değerlendirmesinin nasıl yapılması gerektiğini artık aslında biz bu noktaya geçiyoruz. Ondan dolayı az önce bahsetmiş olduğunuz kavramda da evet çok kıymetli; True Negative, True Positive, False Negative, False Positive kavramları. Şimdi bu noktada son zamanlarda bu kavramların üzerine düşen birkaç tane firmaya çok çok az da olsa denk geldim.
Eİ: Bu kavramların ne olduğunu çok kısa anlatır mısınız izleyicilerimiz için? Yani True ile saydığınız kavramları... Ondan sonra o firmalara geçelim yaygınlaşmaya.
SU: Tabii ki. Şimdi bu noktada bir veriyi elde ettikten sonra bu verilerin yorumlanması bir aşamadan geçiyor. Sinyal işlendi, veri analiz edildi. Veri bize bir arıza analizine dair ya da arıza emarelerine dair bir patern gösterdi ve bu paternin ne olduğuna dair özellikle yapay zeka destekli sistemlerde —kural tabanlı olabilir, Deep Learning olabilir, Machine Learning olabilir, LLM tabanlı yani Büyük Dil Modelleri tabanlı arıza teşhis yöntemleri olabilir ki onlardan da vaktimiz kalırsa birkaç kelam etmek isterim; benim de önemli bir tez konum: “Büyük Dil Modelleri ile Titreşime Dayalı Kestirimci Bakımda Arıza Teşhisi ve Bakım Yönetimi” konulu— şimdi bu noktada genellikle bu modellerin kullandığı bir kavram aslında bu kavram.
Şimdi “True Positive” demek; hasta olana hasta demek. Yani arızalıysa arızalı... Bu bizim istediğimiz şey ki genellikle bunun %95 oranında olmasını isteriz biz bu noktada. Çünkü arızalıya arızalı demek zaten istediğimiz bir şey, hedeflediğimiz bir şey; aksini düşünemiyor bile zihin.
“True Negative”de; arızalı olmayana arızalı değil demek. Bu da bizim istediğimiz bir şey. Şimdi arızalı değilken de bir sistem arızalı değil çıkarımı yapıyorsa —yani sizi bu bağlama götürüyorsa— “In-Context Learning” dediğimiz bir kavramdır bu çalıştığımız sistemlerde; bu da çok değerli. Çünkü o noktada yine bunun aksini zihin yine düşünemiyor. “Ya aksi olsaydı” diyemiyorsunuz özellikle çok kritik ekipmanlarda; yani sistemi tamamen ya da tesisi tamamen devre dışı bırakabilecek ekipmanlarda.
Ama bir de bunların maalesef False Positive ve False Negative kavramları var. “False Positive” kavramıyla başlayayım: Burada hasta olmayana hasta demek. Bu kulağa hoş gelmiyor belki ama bir sonraki kavrama geldiğimizde asıl sıkıntı orada oluşacak. Şimdi siz birine hasta değilken hasta derseniz; evet onu biraz endişelendirmiş, kaygılandırmış olursunuz ama o ikinci-üçüncü-dördüncü bir gözle analizler yaptırırsa, ölçümler yaptırırsa, tahliller yaptırırsa ne olur? İçi rahatlar. En azından veriler doğrultusunda, veriye dayalı karar almış olur ki bu da çok kıymetlidir. Yani arızalı olmayana arızalı demek bir nevi biraz daha istemesek de kabul edilebilir.
Ama işte en kötüsüne geleceğim: “False Negative”... Hasta olana ya da arızalı olana hasta değil demek. En kötüsü bu Erkan Bey. Yani siz çok Allah korusun, bugün maalesef dünyada da globalde de birçok yerde haberlerden gözlemliyoruz, yaşıyoruz... Hatta bununla ilgili bir “Bombacı Mülayim” filmi de var biliyorsunuz; hani şeyler karışıyor, tahliller karışıyor vesaire... Bir tanesinin altı ayı var, bir tanesi sapa sağlam gibi...
Eİ: Mülayim Ters:)
SU: Aynen, aynen öyle. Hani o karakter değişiyor birden; yani o ezik karakter birden baskınlaşıyor, karakteri değişiyor o noktada. Yani bu aslında üstünde bıraktığı etkilere yola çıkarak... Hani bu biraz komik örneği vermek istedim. Yani bir ekipmana siz eğer arızalıyken arızalı değil diyorsanız ve bu bir türbin ise, bu bir buhar türbini ise geçmiş olsun! Ya da bu çok kritik bir ID fan ise geçmiş olsun! Neden? Çünkü onun devre dışı kalması... Siz şimdi neye tedbir almazsınız? İyi olana tedbir almazsınız değil mi? İhtiyatlı davranmaz insan, bu bizim doğamızda var zaten.
Ki biz her zaman naçizane bir sözüm vardır: “Biz bakımcılar en emin olduğumuz yerden gol yeriz.” Hani çok defalar bunun tartışması da olmuştur aramızdaki samimiyete istinaden bakım ekipleriyle. “Ya bakın hani arayan bulur derler ya... Bakın orada bir problem var.” Hani bana uzaktan mesela bazen grafikler gelir; işte spektrum grafikleri gelir, zaman dalga formları gelir. Oradan hani kendim ölçümlemediğim şeyi müşteri memnuniyeti anlamında hemen ne gördüğümü söylerim resimler üzerinden bakarak... Hani bir nevi “canlı dil modeli” gibi düşünün yaptığımız işi. Hani ChatGPT’ye yazdınız ya “buradaki resimde ne görüyorsun?” gibi bir şey yani yaptığımız şey; biraz onun canlı versiyonu gibi yapıyoruz işi.
“Eminim” diyor, “kontrol ettim” diyor, “eminim hiçbir problem yok.” “Bakın” diyorum, “kontrol edin; şuraya da bakın şuraya da bakın.” Sonra yarım saat sonra bir mesaj geliyor: “Evet haklıymışsınız.” Ya da bir video geliyor; üzerindeki cıvata ya yok ya kesilmiş ya tamamen gevşemiş... Hani en emin olduğu yerde... Çünkü arıza bir repertuar işi, analiz bir repertuar işi aslında. Siz ne kadar çok repertuarınızda... Mesela futbolda bazı mevkiler vardır gerçekten repertuar gerektirir; işte çok sevdiğim mesela 6-8 numara... Siz eğer hayatınız boyunca 6-8’de oynamadıysanız, işte sağ bekten oraya devşirildiyseniz çok ciddi sıkıntılar yaşarsınız. Ama 6-8 oynayan kişi oyunu bir anlamda geriden kontrol edip her türlü tüm sahayı görmesi gerektiği için... Çünkü oyunu dizayn eden bölgeler...
İşte arızalar da böyle. Siz o noktada eğer bir repertuarınızda o arıza yoksa, o sistemin kinematiğine hakim değilseniz, makinenin karakteristik özelliklerini bilmiyorsanız; o noktada “en emin olduğumuz yerden patladığımız” şey dediğim o zaten: En emin olduğumuz yerden gol yiyoruz. Ve o kadar çok hani bu kitap yazsak gerçekten kitabı yazılır Erkan Bey; o kadar çok örnekleri var. Bazen o kadar ısrar geliyor ki bilginizden şüphe edecek duruma getiriyorlar sizi; hani o kadar çok defans oluyor ama sonuçta gerçekten bir ölçüm varsa, bir veri varsa o veri size gerçekten doğru toplandıysa gerçekten bunu gösteriyor. Ondan dolayı bu kavramların o günkü görüşmemizde, sohbetimizde öneminden bahsetmiştim. İşte bu kural tabanlı sistemler, Machine Learning modelleri —özellikle yapay zeka destekli arıza tabanlı sistemler— kestirimci bakım modelleri ya da arıza teşhis sistemleri yazılımları bunlar üzerine kurulmaya başladı. Çok az da olsa bunları gözlemliyorum. Ondan dolayı kavramlar çok önemli çünkü hedef True Positive ve True Negative. Hastaya hasta, hasta olmayana da hasta değil diyebilmek. Diğer türlüsü hadi üçüncü hadi bir yere kadar ama dördüncü kesinlikle kabul edilemez özellikle kritik ekipmanlar için. Ondan dolayı bu kavramın önemini vurgulamıştım, bugün de tekrar bunu paylaşma fırsatım oldu.
Endüstriyel Yapay Zeka
Eİ: Teşekkür ederiz, ağzınıza sağlık. Ben şimdi hem böyle son sözlerinizi, son eklemek istediklerinizi alayım hem de önceden belirtmiştiniz; yapay zekayla yüksek lisans tezinde de uğraştığınızı söylediniz. Bakım tarafında bu ekipmanların, makinelerin bakımı tarafında yapay zekadan —gerek işte Büyük Dil Modelleri, gerek diğer yapay zeka türleri— onlarla ilgili söylemek istediklerinizle birlikte son görüşlerinizi alıp ufak ufak nokta koyalım.
SU: Şimdi bu noktada Erkan Bey ölçümlemede az önce de bahsettiğimiz gibi veri çok önemli. Hangi veri çok önemli? Titreşim verisi çok önemli, sıcaklık verisi çok önemli. Yine bu noktada yağ analizi gibi veriler çok önemli. Sonrasında ne yapıyoruz? Biz bu verileri topluyoruz. Yani bu verileri topladıktan sonra bir çıkarım yapıyoruz. İşte bu çıkarım yaptığımız noktada biz bunları ya bulut tabanlı ya da “edge” tabanlı sistemlere yüklüyoruz ve o noktada bununla beraber bir veri işleme ya da sinyal işleme noktasında veri analiz edilerek bize nihai bir çıktı sağlanıyor.
Şimdi bu çıktının sağlandığı noktada bazı şeylere gerçekten takılıp kalınmaması gerekiyor. Şimdi “alarm enflasyonu” dediğimiz mesela bir kavram vardı. Bu alarm stratejisini nasıl belirleyeceğiz, nasıl tasarlayacağız? Bunun ciddi anlamda yine bir önceki konuyla bağlantılı olarak bunu söylemek istiyorum; yani daha dinamik, adaptif alarmlar, eşiklerin kullanılması gerekiyor bu noktada. Yani her arıza ya da her “threshold” değeri yükseldikten sonra işte bir alarm verdi, “aman koşalım” gibi bir durum değil. O zaman maalesef bu kavramın gerçekliğine ters bir durum söz konusu olmuş oluyor. Bunlar çok önemli.
Mesela bir bağlam ekleyebiliriz bu noktada kullandığımız sistemler için. Nasıl bir bağlam olabilir bu? Mesela “makine dururken ya da çok düşük devirde titreşim alarmı üretme” denilebilir ya da alarm önceliklendirme yapabiliriz; acil, bilgi, uyarı, kritik gibi bu tarz eşiklerimiz olabilir. Bu bizim için çok önemli. Bir de bakım dönüşümünde MTBF (Hatalar Arası Ortalama Süre) gibi ya da OEE (Genel Ekipman Verimliliği) gibi kavramlara bir sayıdan ziyade önemli bir parametre olarak bakıp asıl odak noktasını kaçırmamamız gerekiyor. Yani bu noktada aslında bizim için önemli bir metrik olarak şunu söyleyebilirim: “Planlı bakımların plansız bakım iş emri oranlarına bölümü” bizim için çok önemli; oranları çok önemli, bunu özellikle vurgulamak istiyorum. Çünkü bu oran aslında bir nevi bizim kültürel değişimimizi gösteriyor. Yani reaktif bakımla planladığımız ya da öngörücü bakımın vurgulandığı bir kavram; bu kavram yangın söndürmeyi bırakıp kontrolü elimize almamızı sağlayan bir anlayışı temsil ediyor.
Yine bu noktada “kalan kullanışlı ömür” (RUL) gibi bazı kavramlarımız var, bunlar bizim için çok önemli. Şimdi kurallar ve eşikler tanımlandı, belirli güvenli sınırları dahilinde ekipmanı çalıştırdık, anomalileri tespit etmeye başladık. Bunları karmaşık prosesler içerisinde de kullandığımız sistemlerin yeteneklerine göre modelledik; burada da iyi gidiyoruz. Burada artık kalan kullanışlı ömre doğru bir çalışmaya gitmemiz lazım. Yani o ekipman artık —örnek veriyorum lineer bir regresyonla ya da “fitting curve” dediğimiz eğri uydurmayla— ne zaman mevcut koşullar altında arızi bakıma gidebileceğini hesaplamamız gerekiyor ki çok önemli bir kavram.
İşte o zaman “diyagnostik” ve “prognostiği” birleştiriyorsunuz ve kestirimci bakım yapmış oluyorsunuz. Yani durum-bazlı bakımdan bahsetmiştik; yaptığımız aslında mobil cihazlarla —özellikle yaptığımız analizler— durum-bazlı bakıma giren analizler, “offline” ölçümler de diyoruz biz bunlara. Ekipmanın anlık kondisyonunu bize ifade eden analizler ya da veriler bunlar. Ama bu noktada aslında yaptığımız şey diyagnostik; yani o problemin ne olduğunun teşhisi. Bunu en basit sistemler ya da yöntemler gerçekleştirebiliyor bugün günümüzde ya da en temel cihazlar bunu gerçekleştirebiliyor Erkan Bey. Ama biz bunu prognostikle birleştirdiğimiz noktada —yani ekipman arızasının ne zaman geleceğini ve geldiği zaman da ne yapacağımızı kuralcı ya da reçeteli bakım kültürüyle bunu kestirimci bakıma, proaktif bakıma aslında bir nevi yükseltiyoruz.
Bunlar gerçekten çok kıymetli. Eğer buna dikkat edersek analitikten iş emrine giden yolda bu zinciri kırmamış oluruz. Çünkü diyelim ki IoT platformlarında kullandığımız sistemlerde çok güzel, harika bir uyarı aldık ve bu uyarı da bize dedi ki: “İşte bir arıza yaklaşıyor, bir balanssızlık arızası yaklaşıyor, bir rulman arızası yaklaşıyor” mesela. Ama bu uyarı eğer bakım ekiplerine gitmiyorsa —her ne kullanılıyorsa sistem olarak; bilgisayar destekli bakım yönetim sistemi mi, bir platform mu, SAP mi, ERP mi ya da MRP mi...— bu bir uyarı olarak gitmiyorsa ya da bunu bir taslak iş emri olarak düşmüyorsa sisteme, o uyarı havada kalıyor. Ve dolayısıyla birinin dashboarda bakıp orada bakımcıyı arayıp “Burada bir arıza var” demesi lazım. Ama bu tespit edilen arızanın bağlamına hizmet eden bir durum değil. Otomatik olarak bunu tetiklememiz gerekiyor bu noktada. Bu bizim için çok kıymetli.
Diğer taraftan evet gerçekten günümüzdeki gelişmeler özellikle Büyük Dil Modelleri noktasında harika bir noktaya geldi ama “ölçeklenebilirliğin acaba sonuna mı geliyoruz?” noktasında da sizlerin de bildiği gibi çok güzel bir video izlemiştik geçenlerde. Eskiden ya da 2000-2020 arasında “büyük eşittir mükemmel” anlamına geliyordu belki ama “büyük, eşit değildir mükemmel”e gitmeye başladı. Çünkü ölçeklenebilirliğin sonunun geldiği artık düşünülüyor belki. Evet yapay zeka tabii ki hayatımızdan bir şekilde çıkmayacak, bir şekilde buna devam edeceğiz ama daha kontrollü bir şekilde devam edeceğiz ya da hibrit bir modelle devam edeceğiz. Yani araştırma çağı hiçbir zaman bitmeyecek diye düşünüyorum ben.
Çünkü bu noktada yapay zekanın da doğal zekadan geldiğini ve en önemli yaklaşımın da bu ikisinin birbirine entegrasyonuyla olacağını düşünüyorum. O noktada her ne kullanıyorsak kullanalım —makine öğrenmesi de kullanıyor olsak, Deep Learning gibi derin öğrenme gibi yapay sinir ağları da kullanıyor olsak— bizim için en önemli şey kestirimci bakım kavramının ya da bakım kültürünün doğru bir şekilde inşa edilmesi. Siz buna ne derseniz deyin; ama kestirimci bakım deyin, ama reçeteli bakım deyin, ama proaktif bakım deyin... Bunu “bilişsel” bir şekilde —buna özellikle altını çizmek istiyorum; yani bilişselden kastettiğim aslında veriye odaklı çıkarım, bir bağlam oluşturma desek daha doğru olur belki— bu bağlamı oluştururken bunu sağlıklı bir şekilde inşa etmenin çok daha kıymetli olduğunu düşünüyorum.
Yani bunu bilişsel olarak yaptığımız sürece çok daha farklı sonuçlar alacağımızı, çok daha fazla katma değer ya da yatırımın geri dönüş oranlarının çok daha kısa sürelerde olduğunu gözlemleyeceğimizi ve ekipmanların emre-amadeliği oranlarının, plansız duruşlarının minimize edileceğini, güvenirlik merkezli bakım çatısı altında bir kültürün oluşturulacağını en iyisi olduğunu bir şekilde göreceğimizi, gözlemleyeceğimizi bu verilerden yola çıkarak düşünüyorum. Umuyorum bir gün gerçekten bu ütopyaya tamamen kavuşamasak da çok yakınlarında en azından yöntem anlamında, yaklaşım anlamında ya da bir strateji demeyelim belki ama kültür anlamında bir gün buraya doğru geliriz ya da bunun yakınlarında oluruz. Son sözlerim de bu. Teşekkür ederim.
Kapanış
Eİ: Teşekkür ederiz. Umuyorum öyle olur ve sizin de bahsettiğiniz gibi yeteneklerimiz, yetkinliklerimiz, yıllarca bu ülkede yetişen insanlar da yetkinliklerini kullanmak için başka ülkelere gitmek zorunda kalmazlar diyelim, öyle bağlayalım. Selim Bey teşekkür ediyoruz size. Çok doyurucu bir sohbet oldu. Böyle Endüstri 4.0’a da girdik, Endüstriyel Nesnelerin Interneti tarafına girdik, orada derinleştik. Daha sonra bakımla ilgili, bakım endüstrisi ile ilgili perspektifinizden bahsettiniz. Aslında burada baktığınızda belki de bakımın endüstrileşmesi gibi bir şeyden bahsetmek lazım; belki de bunlardan bunu anladım. Çünkü danışmanlık nasıl bir endüstri olduğu kadar eğitim öyle filan... Böyle aslında sürekli bir hizmet modeliyse bir endüstriye doğru dönüştüğünü, dönüşmesi gerektiğini aslında en azından yan bir endüstri olduğunu da fark ettirdi bu anlatımlarınız bize. Ağzınıza sağlık çok teşekkür ediyoruz.
İzleyenlerimize bu konularda aslında özellikle işletmeciler, işverenler, karar vericilerin bu konularda biraz daha farkındalık düzeyi yüksek davranmaları... Çünkü burada verdiği kararların aslında yıllara sari etkileri —yani 10 yıl-20 yıl etkileri— olduğu, işletmenin belki kapanmasına ya da işletmenin pazar lideri olmasına gidecek kadar büyük etkileri olduğundan bahsediyoruz. Çünkü günlük hayatta işletme yöneticileri, işverenler ya da ara kademe yöneticiler birçok karar veriyor. Bu yatırım kararlarını, teknoloji yatırımı kararlarını, makine yatırımı kararlarının ve onların bakımına ilişkin kararların daha böyle işbirliği içinde, aceleye getirmeden, sıkılmadan —tırnak içinde sizin söylediğiniz gibi— alınması gerektiği ile ilgili ben de izleyenlerimize vurgu yapmak isterim. Böyle olunca çünkü rekabette öne geçeceğiz ya da bunlarla ilgilenmezsek neden rekabette geri kaldığımızı anlayamayacağız. Öyle düşünün çünkü unutmuş olacağız; o kararlar geçmişte kalacak. 5-10 sene önce verdiğimiz kararlar bizi rekabette geri düşürecek. En kötü şey odur; düşünün “True Negative, False Negative” falan... Rekabette geri kaldığımızı anlayamayacağız bile! Anladığımızda çok geç olacak. Biz de zaten o dönemlerde ciddi danışmanlık talebi alıyoruz. “Keşke bu noktaya gelmeseydik” diyoruz, siz diyorsunuz; “cenaze işleri” ona benziyor birazcık bu işler. İnşallah öyle olmaz diliyorum herkese.
Ve son bir mesaj da belki şu an mühendislik fakültelerinde, işletme fakültelerinde okuyan endüstri mühendisleri, elektrik-elektronik mühendisleri, makine mühendisleri; onların hepsine bu alana bilinçli bir şekilde bir göz atmalarını öneriyorum. Yani geleceğin alanlarından biri. Çünkü otomasyon arttıkça baktığınızda belki de tesisler daha az iş gücüyle çalıştıkça sanki sizin alanın analitik tarafı, öngörüsel, proaktif tarafı daha çok ihtiyaç duyulacağını da görüyoruz. Son olarak mühendis, teknisyen genç arkadaşlara hani o analitik ve proaktif olarak Selim Bey çok güzel anlattı; bu mesleğin önünün açık olduğunu görüyoruz aslında. Böyle “geleceğin meslekleri” falan yayınlanır; işte robot tamircisi, robot bakım uzmanı filan yazarlar da biraz gelişine yapılmış çalışmalardır. Ama bugün duyduğumuz şeyler aslında bir şekilde sanki otomasyon arttıkça —Endüstri 4.0, 5.0, 6.0 yolunda ilerlendikçe— iş gücü ihtiyacı fabrikalarda azaldıkça sanki bakım tarafındaki iş hacmi bu konuya ilgi duyanlar için de çok önemli. Hem teknik hem analitik hem bazen yönetsel ciddi anlamda bazen finansal bayağı maliyet hesapları yapılıyor filan... Çok ciddi bir mesleki yol var burada. Genç izleyenlerimize de ilgi duyanlara, tutku duyanlara bunu da göstermiş olduk hep birlikte. Ağzınıza sağlık. Tekrar görüşmek dileğiyle. Sevgiler, görüşmek üzere.
SU: Ben de çok teşekkür ediyorum. Ya bu dönüşüm bir şekilde gerçekleşecek Erkan Bey. Bu dönüşümden korkmayalım ama bu dönüşümü de gerçekleştirirken dijital bir israftan değil de yaptığımız şeyin bağlamından ya da aksiyona dönüştürülebilir olmasından içgörüyle yola çıkmamız çok kıymetli. Yani burada bir gösterge panelinden ziyade bir karara dönüştüğünde, bir süreci tetiklediğinde ya da bir parametreyi optimize ettiğinde çok kıymetli oluyor; onu da özellikle belirtmek istiyorum. Bu güzel sohbet için, bu fırsatı verdiğiniz için ben teşekkür ediyorum, sevgiler.
Eİ: Biz de çok teşekkür ederiz. Danışmanlar Kahvesi’nin bir dahaki bölümünde görüşmek dileğiyle.
Konuyla ilgili videomuzu şuradan izleyebilirsiniz:
İş Filozofu Ekosistemi WhatsApp topluluğumuza katılmak için:
https://chat.whatsapp.com/HCqqnqHf8AvEpQ5sERDgsM
Sevgiler,
Erkan İşçimen


