Fırsat Maliyeti #10 — Tutku Mühendisliği
Biyografi okurken ya da bir filmin son sahnesinde gördüğümüz o “inanılmaz başarı” anlarının arkasında genellikle tek bir şey var: ısrar. Hayal etmek değil; ısrar etmek. Hayal güzel—ama hayal, rüzgârın ilk esişinde savrulur. Tutkuysa, rüzgârda yere kapanan, kalkıp yeniden yürüyen bir şeydir.
Bugün “tutku doğuştan mıdır?” sorusuna yanıt aramak yerine daha zor bir soruya bakmak istiyorum: Tutku inşa edilebilir mi? Cevabım kısa: Evet—ama incelik ister.
Tutku: Şiddetli bağ, uzun nefes
Tsubasa’yı hatırlayanlar vardır: Topu hiç bırakmayan bir çocuğun çizgi filmiydi. Karikatür değil hayat: Messi’nin, De Bruyne’ün, hatta Arda Güler’in saatler süren yalnız antrenmanlarında aynı sahneyi görürsünüz. Newton’un marangoz tezgâhında, doğaya takılıp kalışında da aynı damar atar. Steve Jobs’ın “haydi şu yazı tipini bir daha” diye tasarımla inatlaşması; Orhan Pamuk’un yıllara yayılan çalışma masası; Yahya Kemal’in o meşhur “bir kelime”yi çeyrek asır bekleyişi… Tutku, başkasına gösteri için değil, kendi içine söz verdiğin için sürer.
Ama işte kritik ayrım şurada: Tutku, çoğu kez gökten düşmez. Yanlış kapılarda yıpranarak bulunur. Bu yüzden “tutku bulma” hikâyeleri tertemiz değildir; çiziklerle, denemelerle, yan yollarla doludur.
Üç küçük hikâye
Babam. Sayılara tutkusu olan, cebinde defter taşıyıp her hesabı not eden bir adam. Matematiğe sevdiği her halinden belli... Ama sistemin ilgisizliği, ailenin koşulları, zamanın sertliği derken o tutku önce bazı memuriyet işlerine sonra da emeklilik defterlerinde bir hobiye dönüştü. Olağanüstü bir hayat mı? Belki değil. Ama bana öğrettiği şu: Tutku çoğu zaman ihmal nedeniyle sönüyor. Kapatılmıyor; bakımsız bırakılıyor.
Ben. Bir mesleğe değil, bir dönüşüme tutkuyla bağlıymışım meğer: Öğrenmek ve karmaşığı basitleştirip aktarmak. Kimyadan pazarlamaya, stratejiden İK’ya dolandım; hepsinde aynı şeyi yaparken buldum kendimi: öğrenmek ve başkalarının öğrenmesini kolaylaştırmak. Yıllar sonra dönüp bakınca anladım: Benim tutkum bir “alan” değil, bir ritim. Hangi sahaya girersem gireyim, aynı ritimde kalınca nefesim yetiyor.
Oğlum. Pandemide “go” ile tanıştı. Önce taşlara zeytin-peynir isimleri vererek oynadık. Sonra kulüp, online lig, hoca, turnuva derken iş ciddiye bindi. Şimdi 10 yaşında, 2 dan seviyesinde ve Go Genç Milli Takımı’nda. İngilizce yazışıyor, maç planlıyor, analiz izliyor, her gün çalışma ritmi var. Burada annesiyle bizim payımıza düşen “tutku mühendisliği”: Doğru kapıyı bulmak, sürtünmeyi azaltmak, seviye geçişlerini ayarlamak. Tutku onun; yol açma sorumluluğu bizim.
Tutku Mühendisliği derken…
Mühendislik dediğim şey, Excel tablosu değil; hassas ayar. Zorluk çok artarsa kırılır, çok düşerse sıkılır. Yalnız kalırsa solar, kalabalıkta kaybolursa dağılır. Tutku, doğru kişi–doğru seviye–doğru ritim üçlüsünde filizleniyor. Ebeveynseniz, öğretmenseniz, yöneticiyseniz—hatta kendinizin mentoruysanız—işiniz bu: kapılar açmak, sürtünmeyi azaltmak, ritmi korumak.
Ben “tutku mühendisliği”ni kurumlarda da görüyorum. Bir ekip arkadaşının gözünde o parıltıyı yakaladığınız an—ona doğru projeyi, doğru mentoru, doğru teslim tarihini vermezseniz—o parıltı kısa sürede usulca kaybolur. Yetenek yönetimi çoğu yerde unvan ve ücret tablosuna sıkışıyor. Oysa tutku yönetimi başka bir şey: İnsanın iç motorunu, işe bağlayan kıvılcımı, yalnız bırakmamak.
Peki nereden başlayacağız?
Bir çocuğa, bir çalışanınıza ya da kendinize şu lüksü tanıyın: Deneyerek bulun. Kutsal kâse yok; varıştan çok, arayışın kalitesi belirleyici. Birkaç alanla “bilinçli temas” kurun; kolay pes etmeyin; ama zorla sevdirmeye kalkmayın. Küçük bir ritim tutturun: Haftada iki tekrar, ayda bir küçük meydan okuma, üç ayda bir geri bakış. Topluluk bulun: Kulüp, atölye, lig, okuma grubu. Ve en önemlisi: Bir yerde zamanı unutmaya başladıysanız, cümleler kendi kendine yazılıyor, taşlar tahtaya kendiliğinden düşüyorsa—orada bir şey var. Orada beklemeyi ve ısrarı hak eden bir şey var.
Tutku, tek başına “başarı garantisi” değildir. Ama uzun nefes garantisidir. İniş çıkışlarda pes etmemenin, “bir kelimeyi yirmi beş yıl bekleyebilmenin” garantisi.
Son söz
Babamın defterindeki rakamlar; benim önceleri beyaz tahtamdaki, şimdilerde bilgisayarımdaki yönetsel model tasarımları; oğlumun tahtadaki siyah beyaz taşları… Üçünde de ortak bir his var: Bir işi sadece başkaları görsün diye değil, içimiz rahat etsin diye yapmak. Tutku, biraz da bu iç huzur peşinde koşmak.
Sizin hikâyenizde o kıvılcım neydi? Nerede zamanı unuttunuz? Yorumlarda anlatın; belki başkasının yoluna küçük bir kapı daha açarız.
Konuyla ilgili videomuzu izlemek için:
Sevgiler,
Erkan İşçimen


