Fırsat Maliyeti #16 — Baba Olmanın Felsefesi
Omzundaki görünmez av tüfeğini ve pelerinini yere bırak, bu yazımız senin için.
Fırsat Maliyeti’nin yeni serisine “Çocuk Olmanın Felsefesi” ile başlamıştık, takip eden sayımızda “Anne Olmanın Felsefesi”ni konuştuk. Sıranın üçüncü durakta babaya geleceğini tahmin etmek pek de zor olmasa gerek...
Yine meseleye tek bir yerden bakmıyoruz. Hem çok eskiye gidiyoruz – avcılık/toplayıcılık günlerine – hem de bugünün Türkiye’sine dönüyoruz:
İki kişinin çalıştığı ama yükün hâlâ tek kişinin omzuna yazıldığı evlere.
“Eve ekmek getiren adam”dan bugüne
Baba figürü, yüzyıllarca şöyle tarif edildi:
Ev dışına çıkan, avlanan, “eve ekmek getiren adam.”
Avcılık döneminde fiziksel gücüyle dışarıda olan erkek, zamanla ekonomik yükün birincil sahibi olarak kodlandı. Bu kod, sonra din, kültür, aile hikâyeleri ve filmlerle iyice kalın harflerle yazılıp, derinlere kazındı.
Bugünse tablo bambaşka:
Ekonomi ağırlaştı; bir kişinin bir evi geçindirmesi çoğu hane için mümkün değil.
Evde genelde iki hatta üç kişi çalışıyor; yine de “zar zor geçiniyoruz” cümlesi gündelik hayatın bir parçası.
Buna rağmen, “eve bakmak babanın işidir” inancı erkeklerin zihninde hâlâ çok güçlü.
Sonuç?
İşsizlik → aşırı utanç, ağır suçluluk
Gelirin yetmediği dönemler → büyük baskı, benlik krizi
Bazı erkeklerde bu duygu: uzaklaşma, kendini eve göstermeme, kumar/alkol/kaçış davranışları, hatta yeni hayat senaryolarına savrulma…
Kısacası:
Eskinin rolü duruyor, bugünün gerçeği değişti.
Bu ikisi arasındaki farkın faturası da çoğu zaman babalara ve çocuklara çıkıyor.
İki kişi çalışıyor; peki yük kimde?
Artık yaygın diğer senaryo şu:
Kadın da çalışıyor, erkek de çalışıyor.
Eve giren para çoğu zaman iki taraftan da geliyor.
Ama evin görünmeyen yükü – çocuk, ev işleri, duygusal emek – hâlâ büyük ölçüde annenin üstünde.
Erkek tarafında da sık sık şu iç cümleler dönüyor:
“Bu para kolay kazanılmıyor.”
“Eve ben bakarım.”
“Harcamalara son kararı ben veririm.”
Oysa ekonomik gerçek değişti:
Bazen meslekler gereği kadın daha çok kazanıyor,
Bazen erkek daha çok kazanıyor,
Ama pratikte gelirler ortak havuza akıyor ve ev iki kişinin katkısıyla dönüyor.
Burada kritik kırılma noktası şu:
Erkek hâlâ “eve tek başıma bakmalıyım” baskısını taşıyor,
ama çoğu evde fiili durum: “eve artık birlikte bakıyoruz.”
Bu baskı dönüştürülmediğinde:
Erkek, yetemediğini düşündükçe daha da geri çekiliyor,
Kadın, hem ekonomik hem ev içi yükle iki kat mesai yapıyor,
Çocuklar da babayı yarım tanıyarak büyüyor.
Ev içi matematik: Gelir değil, yük paylaşımı
Size iki somut tablo:
Örnek 1 – İki asgari ücretli hane
Evde iki kişi çalışıyor, ikisi de asgari ücret alıyor.
Toplam gelir, bu iki maaşın toplamı.
Burada babanın kendine şunu sorması gerekiyor:
“Ben iki asgari ücreti tek başıma kazanmak için kendimi paralayacağıma,
eşimin çalışmasına alan açıp, evin yükünü nasıl paylaşabilirim?”
Örnek 2 – Beyaz yakalı senaryo
İki kişi de diyelim ki 70.000 TL kazanıyor; eve toplam 140.000 TL giriyor.
Bu durumda yeniden tanımlanacak matematik şöyle:
“Eşimin bu 70.000’i kazanırken yıpranmaması için
ev ve çocuk yükünden ne kadarını ben alabilirim?”
Yani:
Enerjiyi hep “daha çok kazanma”ya harcamak yerine
Evin içindeki yükü, nöbet usulü, dönemsel, adil bir şekilde paylaşmak.
Burada Silikon Vadisi’ndeki kendi deneyimimden öğrendiğim bir şey var:
Orada bakıcı maliyetleri inanılmaz yüksekti.
Bizde o yükü eşim sırtlandı, bakıcı parasından tasarruf ettik ama ev içi emek yükü asimetrik oldu.
Geriye dönüp baktığımda, “Keşke orada bu yükü daha dengeli paylaşsaydım.” diyorum.
Tam da bu yüzden bugün şunu söylüyorum:
Evde para kazanan biri var: eşiniz.
Onun kazandığı parayı gurur meselesi yapmayın;
o kazanırken siz de onun üzerinden yük alın.
Baba–çocuk ilişkisinin fırsat maliyeti
Tüm bu ekonomik ve kültürel yükün gölgesinde asıl kayıp nerede yaşanıyor?
Baba–çocuk ilişkisinde.
Klasik manzara:
Baba gün boyu dışarıda, işte, trafikte, stres içinde.
Eve geldiğinde çocuğun karşısına “en yorgun, en posası çıkmış” hâliyle çıkıyor.
Zamanı kısıtlı, aklı hâlâ işte, kafasında “daha çok kazanmalıyım” baskısı dönüyor.
Çocuk tarafı ise:
Okul dışı günlük hayatın çoğunu anneyle geçiriyor,
Babayı daha çok uzaktan izlediği bir figür olarak tanıyor,
İlişki, “derin bağ”dan çok, mesafeli bir tanışıklık düzeyinde kalabiliyor.
İşin içine bir de şu kalıplar girince tablo iyice sertleşiyor:
“Erkek adam böyle gülmez, böyle konuşmaz.”
“Oğlum, kadın mısın sen?” gibi cümleler…
Nezaket, oyun, şefkat, duygusallık sanki “baba için yasak alanlar”mış gibi.
Sonuçta:
Çocuklar annelerini daha iyi tanıyor;
babalarını ise, onların kendilerine gösterdiği kadarıyla.
Emeklilik döneminde bu fark çok daha görünür hâle geliyor:
Baba boşlukta; “Artık daha çok vakit geçireyim.” istiyor.
Çocuk büyümüş; o alanı baştan hiç açmadığı için şimdi ne yapacağını bilemiyor.
Ortaya karışık bir duygu çıkıyor. Ağızlarda buruk bir tat. Harcanmış sevgi ve bağlılık olasılıkları defteri.
Zinciri kim kıracak?
Bu hikâyenin nesiller boyu tekrar ettiğini biliyoruz:
Oğul, kendi babasını model alıyor.
Kendi evinde de benzer rol dağılımını yeniden üretmeye başlıyor.
Eğitim, tek başına yetmiyor; ev içi kültür daha baskın çıkıyor.
Burada bir yerde şu soruyla yüzleşmek gerekiyor:
“Bu döngüyü kim, nerede, nasıl kıracak?”
Baba olmanın felsefesi açısından bakınca, adımlar kabaca şöyle:
Eve tek başına bakma şablonunu fark etmek
Ev içi yükü paylaşmaya niyet etmek
Babalığı üçüncü plana atmamayı seçmek
Vicdanı yüke değil, katkıya çevirmek
Bu kolay mı? Değil.
Bir nesilde tamamen çözülür mü? Muhtemelen hayır.
Ama şunu biliyoruz:
Bu mesele kendiliğinden, sadece bilimle, teknolojiyle, zamanla düzelmeyecek.
Evlerin içindeki kültür, bilinçli olarak yeniden yazılmak zorunda.
Konuyla ilgili videomuzu izlemek için:
Sevgiler,
Erkan İşçimen


