Fırsat Maliyeti #17 — Öğrenci Olmanın Felsefesi
Yalnızca sınavlara çalışarak öğrenmeyi denerseniz belki sınavları geçersiniz, ancak sonrasında muhtemelen hayat da sizin içinizden geçer.
Fırsat Maliyeti yazı dizimizin ikinci bölümüne “Çocuk Olmanın Felsefesi” ile başladık. Ardından “Anne Olmanın Felsefesi” ve “Baba Olmanın Felsefesi”ni konuştuk. Şimdi evin kapısından dışarı adımımızı atıyoruz.
İlk durak: Okul. Bugünkü konumuz: Öğrenci Olmanın Felsefesi.
Burada “öğrenci”yi sadece ilkokul–lise–üniversite arasına sıkıştırmıyoruz.
Michelangelo’ya atfedilen meşhur söz aklımızda: “87 yaşındayım, hâlâ öğreniyorum.”
Peki biz gerçekten 0’dan 100 yaşına kadar öğrenmeyi kucaklayan bir hayat mı yaşıyoruz, yoksa “öğrenci” dediğimiz şey bambaşka, dar bir kalıba mı dönüşmüş durumda?
7’den 70’e Öğrencilik Masalı: Gerçekte Ne Kadar Öğreniyoruz?
Kâğıt üzerinde tablo şahane:
İlkokul → ortaokul → lise → üniversite → yüksek lisans → kurslar → sertifikalar…
CV’ye baktığında tam bir “yaşam boyu öğrenme” hikâyesi gibi.
Ama gerçekte çoğu zaman şuna benziyor:
Bir sonraki sınava hazırlan,
Bir sonraki okula kapağı at,
Bir sonraki unvanı al,
Bir sonraki iş kapısını aç…
Yani “öğrencilik”, hayatı anlamaya çalışan bir insan hâli olmaktan çıkıp, bir sonraki basamağa tırmanmak için kullanılan aracı statüye dönüşüyor.
Benim kendi hikâyem de böyle başladı:
Fen lisesini çok iyi bir dereceyle kazandım. İstanbul Atatürk Fen Lisesi gibi, bilimle, merakla, laboratuvarla anılması gereken bir ortamda, bir süre sonra ağırlıklı olarak üniversite sınavı stresi konuşulur oldu. Orada olmanın tadını çıkarmak, bilimin içine gömülmek yerine, zihnin büyük kısmı şuna kilitleniyor:
“Üniversite sınavı ne olacak, istediğim okula girebilecek miyim?”
Sonra üniversite… Bu kez de:
“İstediğim yüksek lisansa girecek ortalama kaç olmalı?”
“Bu not beni iyi bir işe sokar mı?”
“Stajı nereye yazarsam CV’de daha iyi durur?”
Özetle:
Bir sonraki adımı hazırlayan basamak, üzerimize bastığımız zemin haline geliyor.
Ve o zeminin hakkını veremiyoruz.
Fırsat maliyeti: İçinde bulunduğumuz aşamanın tadını çıkaramadan, hep sonrasına yaşamak.
Ölçüm Fetişizmi Sınıfa Girdiğinde
Daha önce “Ölçüm Fetişizmi” bölümünde konuşmuştuk: İş dünyasında her şeyi ölçmeye çalışmanın nasıl çarpıtabildiğini…
Aynı şey, belki daha da sert bir şekilde eğitimde yaşanıyor:
Notlar,
Sınavlar,
Sınav sonuçları,
LGS–YKS–ALES–KPSS…
Öğrenme eyleminin kendisinden daha görünür, daha konuşulur, daha stresli hale geliyor.
Bugünün tipik öğrenci evreni:
“Kaç net yaptın?”
“Sen kaç doğrun, kaç yanlışın var?”
“Deneme sınavında kaçıncı oldun?”
Benim 10 yaşındaki oğlum da buna dahil. Daha orta 1’de…
LGS’ye daha yıllar var ama:
Okul sınavları,
Ek kitaplar, testler,
Hafta sonu denemeleri,
Ücretli–ücretsiz değerlendirmenin her türü…
Eğitimin odağı, öğrenmekten çok ölçülmek haline geliyor.
Size şunu söylemeyi yürekten isterdim:
“Boş verin sınavları, merakınızın peşinden gidin.”
Ama bugünün dünyasında bu tek başına gerçekçi değil.
Bu sistemden geçmek zorundayız; yurt dışına gitsek bile benzer bariyerler var.
O zaman yapılması gereken şu:
Sınav için ayrı, öğrenmek için ayrı bir hat kurmak.
Sınava Çalışmak Ayrı, Öğrenmeye Çalışmak Ayrı
Üniversite yıllarımda özel ders verdim, yıllarca. İngilizce, lise giriş sınavları, üniversite sınavına hazırlık… Orada çok net bir şey gördüm:
“Bu çocuk gerçekten öğrendi mi, yoksa yalnızca bu testin hakkından mı geldi?”
Çoğu zaman temel kavramlar boş kalıyor.
Ben o dönem kendime bir kural koymuştum; çünkü öğrencilerimin öğrenme hızları farklı farklıydı:
Dersi saatle değil, konu bitene kadar anlatmak.
Ücreti olabildiğince sabit tutup, odak noktasını öğrenmekte tutmak.
Sonunda fark ettiğim şey şu oldu:
Sınav için çalışmak başka bir kas,
Öğrenmek ve anlamak bambaşka bir kas.
Aynı yanılgıyı sistem tarafında da görüyoruz:
Öğretmenler, kadro alabilmek, sınav geçmek, atanmak için
Bu koşturmacanın içinde bazı kavramları hazmetmeden geçmeleri çok mümkün.
Sonra sınıfa dönüp, öğrencinin karşısına çıkıyorlar. Kendisi de sistemin hızıyla yarım öğrenmiş bir öğretmen, aynı hızı öğrencisine aktarıyor.
Bu kısır döngünün içinde öğrencinin hissiyatı şu:
“İyi not alıyorum ama içim bir türlü dolmuyor.”
Ya da tam tersi:
“Sınavda düşük alıyorum ama bazı şeyleri derin derin anladığımı hissediyorum.”
Öğrencilik Bittiğinde Kimse Sizi Öğrenci Saymıyor
“Öğrenci” kelimesi kulağa güvenli geliyor:
Deneme yapabileceğin,
Soru sorabileceğin,
“Bilmiyorum.” deme hakkın olan bir evre gibi.
Ama iş hayatı başladığında tablo pek öyle değil:
Bankada işe başlıyorsun,
Bir işletmede, hastanede, ajansda, fabrikada göreve başlıyorsun…
Kimse şunu demiyor:
“Sen önce bir 6 ay şöyle rahat rahat öğren, sonra başlarsın.”
En iyi ihtimalle:
Birkaç gün oryantasyon,
Birkaç online eğitim,
Küçük ve orta ölçekli kurumlarda çoğu zaman o da yok. “E-mail adresin açıldı, bilgisayarın geldi, hadi bakalım.”
Yani:
Okulda öğrenci kimliği seni biraz koruyor,
İş hayatında o kalkan da bir anda elinden alınıyor.
Bu yüzden, öğrenciyken:
Sadece sınavları geçmeye değil,
Gerçekten bilgiyi sahiplenmeye,
İşin nedenini, hikâyesini, kökenini anlamaya yatırım yapmak gerekiyor.
Öğrenmediğiniz her şey, ileride siz onu biliyormuşsunuz varsayılarak karşınıza çıkıyor. En zor öğrenme, “biliyorsun” diye işe alındığın yerde, yeniden öğrendiğin öğrenme.
Fırsat maliyeti: Öğrencilik yıllarında “zaman var” zannederken, sonra o zamanı geri alamamak.
Çocukların Kendi Öğrenme Evrenini Kurmaları Çok Zor
İlkokul ve çoğu ortaokul öğrencisi, kendi başına bir öğrenme sistemi tasarlayacak bilinçte değil.
Önüne ne konursa onu yapmaya çalışıyor:
Verilen kitabı çözüyor,
Verilen denemeye giriyor,
Verilen ödevi yetiştirmeye uğraşıyor.
Bu yüzden o yaşlarda yük daha çok yetişkinlerde:
Anne–babalar,
Öğretmenler,
Yakın çevre.
Kendi oğlum için yaptığımız tercih tam da bu yüzden:
Devlet okulunda, daha planlı ve nefes aldıran bir yapı tercih ettik,
Dışarıda İngilizce, Go, spor gibi alanlarla çeşitlendirme yaptık,
Onun odaklanmasını, arkadaşlık ortamını, tutkusunu besleyen alanlara yatırım yaptık.
Buradaki amaç şu:
“Sınav sisteminde hayatta kalırken, çocuğun merakını ve tutkularını da korumak.”
Yani:
Sistem için gerekeni yapmak,
Ama sadece sisteme çalışmayan bir hayat örgüsü kurmak.
Tekrar hatırlatmakta fayda var:
Sınavın ölçtüğü her şey, hayatın sizden isteyeceği her şeyi kapsamıyor.
Teori Başka, Pratik Başka mı? Yoksa Biz mi Yanlış Kurduk?
Sık duyduğumuz cümleler:
“Akademik başarı başka, hayat başarısı başka.”
“Teori başka, pratik başka.”
Gerçekten öyle mi?
Aslında teori, pratiği açıklamak için var. Pratik de teoriyi test etmek ve beslemek için.
Sorun, ikisinin ayrı dünyalarmış gibi yaşanması:
Eğitim sistemi, hayatla bağlantısı zayıf bir kurguya dönüşüyor,
Hayat, eğitimin içeriğini takip etmek yerine ondan uzaklaşıyor.
Ben bu kopuşu hep şöyle görüyorum:
“Akademi başka” dediğimiz nokta, çoğu zaman yanlış tasarlanmış eğitim anlamına geliyor.
Bilgiyi:
Hikâyesiyle,
Kökeniyle,
Neden–sonuç ilişkisiyle,
Hayattaki karşılığıyla öğrenemediğimizde,
o bilgi “ezber” olarak kalıyor, kullanmadığımız ilk anda da beynin arka raflarına gönderiliyor.
Tony Buzan’ın bir konuşmasında anlattığı metafor bende iz bırakmıştı:
Sinir hücreleri birbirine bağlandıkça güçleniyor,
Aynı şekilde bilgiler de birbirine bağlandıkça kalıcı hale geliyor.
O yüzden:
Formülün hikâyesini,
Kanunun nedenini,
Tarihi olayın arka planını,
öğrendiğinizde, yıllar sonra bile bir yerden çağırabiliyorsunuz.
Fırsat maliyeti: Bir sürü bilgiyi sınava kadar taşıyıp, sonra topyekün kaybetmek.
Kendini Arayan Genç, Tornadan Çıkan Yetişkin
Öğrenci dediğimiz kişi, aslında sürekli şunun peşinde:
“Ben kimim, neyi seviyorum, neyi yapmak istiyorum?”
Eğitim sistemi ise çoğu zaman bunun peşinde:
“Bu kişiyi hangi kalıba sokabiliriz?”
Meslek seçimi de bu hızın içinde sıkışıp kalıyor:
“Puanın nereyi tutuyor?”
“Hadi şurayı yazalım, gerisini hayat gösterir.”
Ama çoğu zaman göstermiyor...
Yıllar sonra şu cümleleri duyuyoruz:
“Ben aslında bambaşka bir şey olmak istiyordum.”
“Hiç istemediğim bir mesleğe sürüklendim.”
Çoğu okulda ve ailede odak ve akıllar hep şuralarda:
Kaç net?
Hangi denemede kaçıncısın?
Hangi kitap bitti?
Ama şu sorulara çok az vakit ayrılıyor:
“Ne olmak istiyorsun?”
“Neden bunu istiyorsun?”
“Bu meslek gerçek hayatta nasıl bir hayat yaratır biliyor musun?”
Oysa öğrencilik yıllarının en kritik parçalarından biri bu:
Kendini tanımak ve meslek seçimine gerçekten zaman ayırmak.
Bunu yapmadığımızda,
fırsat maliyeti, yıllar sonra duyulan “Keşke…” cümleleri.
Öğrenci Olmanın Fırsat Maliyeti: İki Kritik Hatırlatma
Toparlayalım.
1) Öğrenme ile yarışmayı ayırmak gerekiyor.
Sistem sınav istiyor, biz de sınava çalışmak zorundayız.
Ama:
Sınav için ayrı bir hat açmak,
Öğrenmek için ayrı bir hat kurmak,
Bilginin hikâyesini, kökenini, nedenini anlamayı ihmal etmemek şart.
Sınav takvimi ne olursa olsun, haftanın küçük bir bölümünü bile ayırsak yeter.
İşte bu öğrencilik yıllarının kaldıraç etkisi yüksek asıl sermayesi.
2) Meslek seçimine ve “Ben kimim?” sorusuna zaman ayırmak gerekiyor.
Sistem şunu soruyor:
“Biz senden ne istiyoruz?”
Ama sizin de kendinize şunu sormanız gerekiyor:
“Ben kimim, ne istiyorum, neye yatkınım?”
“Bu meslek bana nasıl bir hayat sunacak?”
Çocuk ve genç tarafında:
İlkokul–ortaokulda sorumluluk daha çok anne–baba ve öğretmenlerde,
Lise ve sonrası dönemde ise gençlerin kendilerinde.
Veliler, öğretmenler ve büyükler için:
Sistemin ölçtüklerinin ötesinde
Onu tek tipe sokmak yerine, kendi yolunu bulmasına eşlik etmek kritik.
Öğrenci olmanın felsefesine fırsat maliyeti açısından baktığımızda soru şu:
“Sadece sistemin bizden istediklerine mi çalışacağız,
yoksa kendimizi ve merakımızı da aynı ciddiyetle çalışacak mıyız?”
En sonunda sistem bitecek.
Ama siz hep kendinizle baş başa kalmaya devam edeceksiniz.
Konuyla ilgili videomuzu izlemek için:
Sevgiler,
Erkan İşçimen


