Fırsat Maliyeti #18 — Çalışan Olmanın Felsefesi
Kartvizitinin yazamadığı yanlarını hatırlamak için bu yazı seninle.
Fırsat Maliyeti’nin ikinci bölümüne “Çocuk Olmanın Felsefesi” ile başladık; ardından “Anne Olmanın Felsefesi” ve “Baba Olmanın Felsefesi” geldi. Evden dışarı adım attık, “Öğrenci Olmanın Felsefesi”ni konuştuk.
Şimdi mezun olduk, işe girdik, bordroya adımız yazıldı: “Çalışan Olmanın Felsefesi” ile yola devam ediyoruz.
Bu sayımızda üç kritik soruya bakıyoruz:
Emek verirken meslekler arasında görünmez bir hiyerarşi kurduğumuzda, neyi kaybediyoruz?
Mesleğimizi, unvanımızı “ben” sanmaya başladığımızda, hayatımızın ne kadarı kartvizite teslim oluyor?
Potansiyelimizi kurumlara emanet ettiğimizde, fırsat maliyetimiz ne oluyor?
Garsonlara Nasıl Davrandığın, Çalışana Bakışını Ele Verir
Meslek gereği, girdiğim her ortamda önce gözlem yapıyorum.
Restoran, kafe, otel lobisi, site girişi…
Özellikle şuna dikkat ediyorum:
İnsanlar garsonlara nasıl hitap ediyor?
Güvenlik görevlisine nasıl davranıyor?
Bir şey ters gittiğinde, öfkelerini nasıl yönlendiriyorlar?
Spektrum çok geniş:
Sipariş verirken göz teması kuran, “lütfen–teşekkürler” diyen insanlar…
Bir de “oğlum baksana”, “şunu getir”, “bizimki hâlâ gelmedi!” tonuyla konuşan,
Garsonun işi gereği nazik, sabırlı, çözüm odaklı olması bekleniyor.
Çünkü aksi durumda:
Şikâyet geliyor,
Yorumlara “servis çok kötüydü” yazılıyor,
İnsanlar o mekâna gitmemeye başlıyor.
Peki ya müşterinin nezaketi kimin radarında?
Burada kritik olan soru şu:
“Ben garsona nasıl davranıyorum?
Onu sadece bana hizmet eden biri mi,
yoksa benim gibi hayat derdi, kirası, çocuğu, bayram ziyaretine gidecek akrabaları olan bir insan olarak mı görüyorum?”
Çoğu zaman unuttuğumuz şey şu:
Bizim için “garson Ali”,
Kendi hayatında baba, oğul, arkadaş, abi, kiracı, komşu Ali.
Zihnimizin en derin yerlerine onu sadece “garson Ali” diye kodladığımız için:
Başka bir restoranda görünce tanıyamıyoruz,
Markette, ATM önünde görünce “bir yerden tanıyorum ama nereden?” diye düşünüyoruz.
değil mi?
Zihnimizdeki şöyle kültürel kodlar çalışıyor:
Bazı meslekler “daha değerli”,
Bazıları “alt seviye iş” gibi…
Ve bu kodların bir yan etkisi daha var:
Kendimiz o meslekleri yaptığımızda da kendimizi aşağı bir seviyede hissediyoruz.
Oysa tablo basit:
Çalışan = emek veren insan.
İşi ne olursa olsun.
Kasiyer, çocuk bakıcısı, temizlik görevlisi, çaycı, teknisyen, mühendis, müdür…
Hepsi aynı 24 saati, aynı kasları, aynı sinir sistemini kullanarak emek veriyor.
Bu bağlamda sık rastlanan tuhaf bir durum daha var: Bir mesleği eleştirirken başka bir mesleği aşağılamak...
Örneğin:
“En fazla BİM’de kasiyer olursun.”
“Bu kadar okuduk, çocuk bakıcısı kadar kazanmıyoruz.”
kültürel kodlar bağıra bağıra hepimize şu mesajı veriyor:
“O meslekleri yapan insanlar, bizden daha az değerli.”
Bu hem haksız, hem de tehlikeli:
Toplumdaki birlik duygusunu zedeliyor,
Birçok insanın öz saygısını örseliyor,
Gereksiz bir sınıfçılık üretiyor (Kast sistemi!)
Peki bunun fırsat maliyeti ne?
Beraber yaşama kültüründen,
Karşılıklı saygıdan,
“Aynı gemideyiz” hissinden kaybediyoruz.
Çalışan olmanın felsefesinde zihnimize kazımamız gereken birinci eşik şu:
Her emek değerlidir.
Meslekler arasında “insan değeri” hiyerarşisi kurmak, hem çalışan kimliğimize hem topluma zarar veriyor. İçten içe çürüten bir etki!
“Meslek = İnsan” Tuzağı: Ünvanın Sen Değilsin
Dizilerde, apartman hikâyelerinde sık gördüğümüz bir karakter vardır:
“Emekli albay” ama hâlâ herkes ondan “komutanım” diye bahseder.
Eski bakan, eski genel müdür ama 15 yıldır tamamen başka bir hayat sürüyor; unvanı bırakmıyor.
Bu aslında şu halin karikatürize edilmiş ifadesi:
Meslek > İnsan
İnsan: mesleğin içinde kaybolmuş küçük bir figür.
Oysa hepimizin hayatında paralel birçok rol var:
Birinin annesiyiz, babasıyız,
Birinin çocuğuyuz, yeğeniyiz, torunuyuz,
Birinin arkadaşıyız, komşusuyuz, mentoruyuz, öğrencisiyiz,
Bazen seyirciyiz, bazen anlatıcı.
Siz bunu okuyorsunuz, ben yazdım. Yarın belki ben sizleri okuyacağım...
İş hayatında sürdürdüğümüz meslek:
Yaşamımızın önemli bir parçası, ama tamamı değil.
Bu tuzak toplumun iki uca da zarar veriyor:
Yüksek unvana sıkı sıkı yapışmış taraf
İşinden memnun olmayan taraf
Oysa:
Meslek, para kazanma ve katkı üretme biçimimiz.
İnsanlığımız ise bunun çok ötesinde bir bütün.
Çalışan olmanın felsefesinde ikinci eşik şu:
Meslek ≠ İnsan.
Meslek ≤ İnsan.
İnsan, çalışan kimliğinin üzerinde, daha geniş bir çerçeve.
Unvanın seni büyüttüğü kadar küçülttüğü yerler de var:
Karar verirken kendini dokunulmaz sanmak,
Ekip arkadaşlarına “çocuklar, kızlar, oğlum” diye hitap edip,
Ast–üst ilişkisini “üstün–aşağı” ilişkisine çevirmek.
Kartvizitin, insan kimliğini ele geçirdiğinde:
Yanlış kararlara,
Kırılgan/kırılmış ilişkilere,
Gereksiz kibir ve gereksiz özgüvensizliğe davetiye çıkarıyor.
Potansiyelini Kuruma Emanet Etmek: Ortalama Rüzgâr Nereye Götürür?
Bordrolu çalıştığımızda, toplumun bizden beklediği sessiz anlaşma şöyle:
“Sen kendini bize emanet et,
biz de senin kariyerini planlayalım.”
Bazı kurumlar bu konuda gerçekten iyi niyetli ve sistemli:
Yetenek matrisleri,
Kariyer haritaları,
Şirket akademileri,
Mentorluk programları…
Onlara gerçekten teşekkür etmek gerekiyor.
Ama dürüst olalım:
Bu kurumlar azınlıkta.
Çoğu şirket için çalışan gelişimi hâlâ “tesadüf yönetimi”.
Sahne sıkça şöyle kuruluyor:
Çalışan kendini ortalama akışa bırakıyor,
Şirket de “ortalama rüzgâr” ne yöne eserse oraya doğru taşıyor,
Sonra “neden beni geliştirmediniz?” diye kırgınlıklar (saçımı süpürge ettimler) başlıyor.
Bizim bakışımız çok net:
Kendi potansiyelini gerçekleştirme sorumluluğu, en çok sana ait.
Çünkü:
Şirket 50–100 yıl yaşayabilir. Belki daha uzun (umuyoruz ki öyle olsun).
Senin aktif çalışma ömrün sınırlı.
Bir meslekte geçireceğin zaman daha da sınırlı.
En iyi ihtimalde bile:
İnsan kaynakları, kariyer planlaması yaparken; senin çıkarınla kurumunki çakıştığı sürece işler harika.
Bu yüzden:
Kurumların sunduğu imkânları sonuna kadar kullanmak ve bunu hem kuruma, hem kendine katkıya çevirmek; ama direksiyonu asla tamamen bırakmamak gerekiyor.
Potansiyel dediğimiz şey:
İçimizdeki yetenek tohumları,
Geliştirilebilir kaslar: iletişim, analitik düşünme, liderlik, teknik beceri…
Bunlar birer hediye paketi gibi:
Açmak sana ait,
Sulamak sana ait,
Büyütmek sana ait.
Aksi halde olan şu:
Ortalama rüzgâr seni bir yere mutlaka götürür,
ama o yer, kendi potansiyelinin zirvesi olmak zorunda değildir.
Çalışan Olmanın Fırsat Maliyeti: Üç Kör Nokta
Toparlayalım.
1) Emek hiyerarşisi kurmak
“Şu meslek daha değerli, bu meslek daha aşağı” dediğimizde:
Toplumsal saygı zedeleniyor,
Kendi içimizde gereksiz kibir ve gereksiz eziklik üretiyoruz,
Birlikte yaşama kültürünün altını oyuyoruz.
Bugünden itibaren garsona, kasiyere, güvenlik görevlisine, temizlik personeline nasıl hitap ettiğine bir bak.
Çünkü ilk değişim, dilde başlıyor.
2) Mesleğinin insanlığını yutmasına izin vermek
Unvanımız, emek verdiğimiz alan çok önemli;
ama tek kimliğimiz değil.
İşini seviyorsan: Harika, ama hayatının tamamı işin değil.
İşini sevmiyorsan: O iş, insanlığının önüne geçmesin.
Kendini tanımlarken şu soruyu dene:
“Ben kimim?”
Cevaba sadece mesleğini değil, hayatındaki diğer rolleri de koy.
3) Potansiyelini başkalarına emanet etmek
Kariyerini tamamen kurumların insafına bıraktığında:
Gelişimin ortalama rüzgâra kalıyor,
Şansına iyi bir yönetici denk gelirse yükseliyorsun,
Yılda en az bir kez, kendinle ciddi bir “gelişim planı” toplantısı yap:
Hangi becerileri güçlendirmek istiyorum?
Bunun için hangi eğitim, kitap, proje, deneyim adımlarını atacağım?
Kurumum bana bu konuda nasıl destek olabilir, ben neleri kendim üstleneceğim?
Potansiyelinizi ziyan etmeyin, çünkü (reenkarnasyona inanmıyorsanız) başka bir tane daha siz yok.
Konuyla ilgili videomuzu izlemek için:
Sevgiler,
Erkan İşçimen


