Fırsat Maliyeti #20 — Girişimci Olmanın Felsefesi
“Girişimcilik özgürlük değil; tutkuyla bağlandığın şeye bağımlılık geliştirmektir.”
Fırsat Maliyeti serimizin bu sayısında “girişimcilik” rolünü mercek altına alıyoruz. Girişimcilik, toplumda belki de en fazla önyargı üreten rollerden biri: Kimine göre “macera”, kimine göre “delilik”, kimine göre “kahramanlık”… Oysa ki girişimcilik, bu şekilde romantize edildikçe daha çok insanı yanlış yerden yakalıyor maalesef...
Bu yazımızın üç temel vurgusu bulunuyor:
1) Önyargı kalabalığından sıyrılmak, 2) Özgürlük sandığımız bağımlılıkları fark etmek, 3) Tek kişilik dev kadro değil ekosistem oyuncusu olmak.
1) Dış dünyanın gürültüsü: “Ne gerek var?” — “Öyle değil de böyle yap” — “Nasıl destek olurum?”
Birine “iş kuruyorum” dediğinde, cümlenin sonunu beklemeden üzerine üç tip insan üşüşür:
A) Belirsizlikten korkanlar: “Ne gerek var?”
Bunlar girişimciliğe “macera” der. Risk alana “akıllı” demez; “kendini tehlikeye atan” der.
Cümleleri tanıdık gelecektir:
“Düzenini bozma…”
“Şimdi durduk yere niye zorlayacaksın hayatı?”
“Bak kriz var, piyasa kötü, boş iş…”
“Bordro bereliyken iyiydi be abi…”
Bu grubun derdi çoğu zaman sen değilsindir:
Belirsizlik duygusu onlara ağır gelmektedir.
Kim bilir belki de... Senin belirsizliğe yürüyüşün, onların içindeki “ben yapamadım” duygusunu inceden inceden dürtmektedir.
B) Ücretsiz akıl ordusu: “Öyle değil de böyle yapacaksın”
Bir yandan da hemen her ortamda girişimcilik konuşulur. Kahvede, metrobüste, koridorda, banka sırasında, eş dost buluşmasında veya mangal başında futbol, siyaset, ille de biraz girişimcilik...
Bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olan güzide topluluklar:
duyduklarından
yarım hikâyelerden
kendi denemediği ama içine doğan doğrulardan
en tehlikelisi de: kendi ukde ve kıskançlıklarından
Kötü niyetli olmak zorunda değiller.
Ama sonuç değişmez: omuz istersin nasibine akıl almak düşer...
C) Nadir bulunan realistler: “Kolay değil bu işler ama... Sana nasıl destek olabilirim?”
Bu cümle kısa görünür, ama değeri büyük:
Çünkü içinde şu var: “Ben senin yükünü anlıyorum.”
Bu grup azınlıktadır. O yüzden girişimcilikte farkına varmak gereken belki de ilk şey şu:
Girişimcilik bir fikirle başlar ve lakin,
Girişimcilik, çevrenin gürültüsünü yönetme becerisiyle devam eder.
2) “Özgürlük” sandığın şey: bağımlılığın rafine hali
Girişimcilik çoğu zaman “özgürlük” diye pazarlanır.
Patron yok
Mesai yok
Bordro yok
Kurumsal ayak oyunları ve/veya tangolar yok
Ama bu liste dışarıdan bakanın listesi. İçi seni dışı beni yakar-101.
Girişimciliğin iç mekanizması ise aslında şöyle çalışır:
Bordrodan çıkarsın, pozitif nakit akışı sörfüne girersin...
Bordrolu hayatta para, “düzenli akan bir su” gibidir. Az ya da çok. Ama düzenli.
Girişimde ise para, “her ay yeniden kazılması gereken bir kuyu”yu andırır.
Maaş artık problem değildir, çünkü maaş yoktur:)
Yüzleşilen problem tam anlamıyla şudur: bu ay gelenden gideni düşünce elde ne kalacak? Daha doğrusu kalacak mı?
Üstelik giderler sabit kalmaz; şekil değiştirerek büyür:
yeni yazılımlar (yeni bir teknolojiye abone olmasan “geri kalacakmışsın” hissi)
yanlış işe alımın maliyeti (sadece para değil: zaman, itibar, enerji)
seyahatler, araçlar, denemeler
“şimdi bunu da eklemeliyiz”ler
girişim dünyasında giderler konusundaki yaratıcılık, bir roman yarışmasına girse; edebiyat Nobel’i çantada keklik gibidir.
Ve bütün bunlar olurken hayat da durmaz tabi:
Aile, çocuk, sağlık zaten baştacı olmak zorundadır. Bir de tüm bunlara tuz biber gibi sonradan baktığında önemsiz ama o anda dünyanın en önemli meseleleri gibi görünen birçok yan hikaye akmaya devam eder.
9-6’dan çıkarsın, 9-12’ye girersin
Bunu romantize etmeye hiç gerek yok:
Girişimcilik, zihnin “işten hiç çıkamadığı” bir düzendir.
Yemekte, trafikte, duşta, en sevdiğin diziyi izlerken veya ille de tuttuğun takım geriye düşmüşken…
Bir şeyin çözümünü ararsın.
Bir e-postayı kafanda yeniden yeniden yazarsın.
Bir fiyat teklifini son bir kez daha kurgularsın.
Bir müşteri kazanma ihtimalinin denemeyi unuttuğun bir seçeneğinin ağırlığı, sıkıştırır sürekli yüreğini.
O yüzden ben girişimciliği şöyle tanımlıyorum:
Girişimcilik özgürlük değildir.
Sevmediğin bağımlılıklardan çıkıp, sevdiğin bağımlılıklara girmektir.
Bunu doktorluk örneği gibi düşün:
Lise sonda üniversite tercih zamanı... Akraba eş dost, “Doktor ol Erkancım”, “Ailemizden bir doktor çıksın”, “Bize de bakarsın” dediklerinde birkaç doktor abi/ablaya danışmıştım. Cevap ortaktı: zor, çok zor, çok çok zor... Sevmeden yapılmaz!
Seven için anlamlı, sevmeyen için işkence.
Girişimcilik de “deneyeyim” diye girilecek bir alan değil.
İçinde bitmeyen bir tutku yakıtı yoksa, o belirsizlik seni yer bitirir.
Zor, çok zor, çok çok zor... Sevmeden yapılmaz!
3) Tutku şart — ama “aşık olmak” yasak
Burada çok kritik bir ayrım var:
Tutku = yakıt
Aşk = körlük
Girişimci tutkulu olmalı.
Ama şunlara aşık olmamalı (saplanmamalı):
fikrine
ürününe
markasına
ortağına/ekip üyesine (iş bağlamında “o ne derse doğrudur” hastalığına)
tedarikçisine
teknolojiye / araca
Çünkü aşık olunca şunlar olur:
Sorgulama ölür...
Aşk, kusuru romantikleştirir.
“Şu biraz eksik ama düzelir…”
“Piyasa anlamadı…”
“Zamanı değil…”
“Bize haksızlık yaptılar…”
Bu cümlelerin bir kısmı doğru olabilir.
Ama girişimcilikte:
Yanlış cümlelerin maliyeti, çok büyüktür.
Sağduyu şişer, veri küçülür...
Stanford’da aldığım tasarım düşüncesi (design thinking) dersinin en sarsıcı cümlesi şuydu:
“Sağduyu seni bir yere kadar taşır. Sonrası ve daha sonrası, hep veridir.”
Çünkü sen bir eninde sonunda bir kişisin. Düşüncelerini ne kadar genellesen de bütün kitlenin aynası olamazsın.
Empatin güçlü olabilir. Sezgin dillere destan olabilir.
Ama işine göre yüzlerce/binlerce/milyonlarca insan adına karar veremezsin.
Doğru yaklaşım şöyledir:
Sezgiyi yakıt olarak kullan.
Direksiyonu veriye teslim et.
Sezgi/sağduyu: “Ben bunu istiyorum.”
Veri: “Piyasa bunu istiyor mu?”
İkisi aynı şey değil.
İnan ki değil.
4) Kahramanlık değil: Ekosistem kurma sanatı
Girişimci, çoğu zaman “tek başına savaşan kişi” gibi anlatılır.
Bu tabi ki bir şehir efsanesi.
Çünkü girişimcilikte başarı, tek bir yetenekle gelmez.
Bir fikir bulmak yetmez. Bir ürün yapmak yetmez.
Büyütmek için şunlar gerekir:
ekip kurmak
müşteriyi ikna etmek
tedarikçiyi hizalamak
güven üretmek
ritim tutturmak
işbirliği kurmak
insanları peşinden sürüklemek
Şu iç içe geçmiş üç rolün ayrımına varmak önemli:
Inventor (icatçı): bir şey bulur
Innovator (yenilikçi): geliştirir, iyileştirir
Entrepreneur (girişimci): hayata geçirir, ölçekler, ekosistem kurar
Sen radikal fikri olan biri olabilirsin. Ama girişimci misin?
Ekosistem kuramıyorsan, o fikir seni büyütmez; sadece yorar.
Bu yüzden girişimci, “takım oyuncusu”ndan da ötedir:
Girişimci ekosistem oyuncusudur.
Yani yalnızca ekibini değil; müşteriyi, ortağı, tedarikçiyi, hatta sektörü aynı ritimde tutmaya çalışır.
Son söz: Girişimci olmanın fırsat maliyeti
Girişimcilik bir “unvan” değil.
Bir “havalı kimlik” hiç değil.
Girişimcilik bir bedel.
Bedeli kabul edenler için büyütücü.
Bedeli romantize edenler için yıkıcı.
Bu yazı, okuyanların zihninde geriye yalnız şunlar kalsa görevini yapmış sayacak:
Girişimcilik “özgürlük” iç sesiyle başlar. Doğru yapılırsa “anlam” olur. Yanlış yapılırsa “bağımlılık” olur.
Konuyla ilgili videomuzu şuradan izleyebilirsiniz:
Sevgiler,
Erkan İşçimen


