Fırsat Maliyeti #26 — Oyun
Oyun üzerine hiç düşündünüz mü?
Ya da şöyle sorayım: Oyun deyince aklınıza hâlâ yalnızca çocuklar mı geliyor?
Kural, risk, deneme, kayıp, akış, sosyalleşme, rekabet… Bunların hepsi oyunun çağrışımları...
Ama asıl soru şu:
Oyun sadece çocuklukta “normal” görülen bir şey mi, yoksa hayat boyu bir ihtiyaç mı?
Bu bölümde oyunu “çocuk işi” diye küçültmeden, hayatın içinde çalışan bir mekanizma olarak ele alıyoruz:
“Deşarj, güvenli simülasyon, rol değiştirme, robotlaşmama…”
Hadi başlayalım.
1) Negatif enerji: Oyun bir deşarj değil, bir “sıfırlama”dır
Çocukların oyunla kurduğu ilişkiye bakınca insanın çoğu kez içi açılıyor.
Çünkü çocuk, eline ne geçerse onu oyuna çevirebiliyor: çatalı, tabağı, sesi, mırıldanmayı… Yetişkin dünyası bunu bazen “gürültü” sanıyor ama orada çok net bir gerçek var:
Oyun, insanın içindeki yükü boşaltmasının en doğal yollarından biri.
Hayatın yükü küçük değil: iş, trafik, ilişki, beklenti, stres…
Negatif enerji yüklenmemek neredeyse imkânsız.
O yüzden mesele “negatif enerji var mı yok mu” değil; mesele şu:
O enerjiyi sağlıklı bir biçimde boşaltabiliyor musunuz?
Boşaltamıyorsanız, bir yerden çıkıyor:
performans düşüyor, yaratıcılık düşüyor, tahammül düşüyor… Bazen mideye vuruyor, bazen dişe, bazen ilişkiye.
Oyun bu noktada bir “lüks” değil;
modern çağın zorunlu negatif enerjilerden arınma yöntemi.
2) Oyun ciddiyetsizlik değil: Güvenli bir simülasyondur
“Oyun mu oynuyoruz burada?” cümlesi yetişkin dünyasında hâlâ hafif alaycı bir yere düşüyor.
Ama oyun aslında şudur:
Gerçek hayatta riskli olanı, maliyetsiz/düşük maliyetle deneme alanı.
Denemekten korktuğunuz şeylerin şiddeti oyunda azalır.
Kaybetmeyi oyunda öğrenirsiniz.
İş birliğini oyunda test edersiniz.
Rekabeti oyunda yönetirsiniz.
Görünen ve görünmeyen kuralların dinamiğini oyunda içselleştirirsiniz.
Bu yüzden eğitimlerde, strateji çalışmalarında, yönetim simülasyonlarında oyunlaştırma sıkça kullanılır.
Hatta biz bunu birebir şöyle gördük:
Pandemi döneminde üniversite öğrencileri evlere kapandı, sosyalleşme bitti, stajlar aksadı. Biz de Mindturtle ekibi olarak “ne yapabiliriz?” diye düşündük ve Game of Business diye bir işletme yönetimi simülasyonu kurguladık.
Takımlar kuruldu. Roller dağıtıldı. Hedefler verildi. Kararlar ve çalışmalar email ile bizlere iletildi. Jüriler puanladı. Sanal şirketlerin sanal gelir tablosu ve bilançoları açıklandı. İki dönemde toplam 800’ü aşkın üniversite öğrencisi oynadı.
Ve sonuçta şunu gördük:
Oyun, bir sürü insanı aynı potada toplayıp gerçek hayatta zor yaşayacakları bir deneyimi güvenli biçimde yaşatabiliyor.
Bu oyun birçok yeni mezun için staj yerine sayıldı ve referans aramalarına adım yazıldı:)
Aynı şeyi evin içinde de görürsünüz...
Örneğin size tuhaf gelecek ama üniversite öğrenciliğinde eve çıktığım dönem ve evlilik dönemini uç uca eklersek evimizde neredeyse 25 yılım televizyonsuz geçti ve geçmeye devam ediyor. E televizyonsuz olur mu? Olur. Bilgisayarlar var tabi, dijital yayınlar:) Ve tabi ki her yanda kitaplar...
Ama onun dışında birbirimize zaman ayırıyoruz, oyun oynuyoruz!
Bazen bir kutu oyunu, bazen okey, bazen kart…
Mesele oyunun türü değil; mesele şu:
Oyun, insanı o günün kimliğinden çıkarıp başka bir bağlama taşıyor. Aile içi iletişimi güçlendiriyor, bizi bir ekran karşısında uyuşmaktan kurtarıyor!
3) Oyunsuzluk robotlaşmaktır: Rolünüzü kendiniz sanmaya başlarsınız
Oyunla ilgili en kritik şeylerden biri de şöyle:
Oyun, bir yandan da rolün dışına çıkma pratiğidir.
Oynamadığınız zaman, hayatın rolleri (10 bölümlük bir seri yapmıştık rollerle ilgili hatırladınız mı? Hatırlamadıysanız önceki sayılarımıza bakabilirsiniz) üzerinize yapışıyor.
“Ben anneyim.”
“Ben yöneticiyim.”
“Ben öğrenciyim.”
“Ben çalışanım.”
“Ben buyum.”
“Ben şuyum.”
Sonra rol gidince, insan çırılçıplak ortada kalıyor.
Sonra emekli oluyorsunuz, “ben kimim?/aslında kimdim?” sorusu ile baş başa kalınıyor.
Çocuk büyüyor, evden gidiyor, “ben şimdi ne yapacağım?” sorusu geliyor.
Bir pozisyon sonlanıyor, “ben şimdi ne yapacağım ya?” sorusu bünyeleri sarsıyor.
Oyun, işte bu yüzden sadece eğlence değil:
kişisel esneklik kası.
Oyun oynamadıkça, bir robot kol gibi gibi tek fonksiyona indirgeniyorsunuz. “Tut, taşı, bırak”!
Yapmanız gerekeni yapıyorsunuz ama zamanla içinizdeki insanı unutup o göreve dönüşüyorsunuz...
İçinizdeki insan gidiyor, geriye görevlerin posası kalıyor.
Bu yüzden oyunun yetişkinlik dönemindeki önemli bir değeri de şudur:
Robotlaşmamayı hatırlamak!
Bu bölümün özü
Oyun bize üç şey hatırlatır:
Deşarj: Negatif enerjiyi sağlıklı şekilde boşaltmak zorundasınız.
Simülasyon: Oyun ciddiyetsizlik değil; düşük maliyetle öğrenme alanıdır.
Esneklik: Oyun, rolünüzü kendiniz sanmamanız için bir köprüden önce son çıkıştır.
Oyunla İlgili Öneriler
Konumuzla ilgili derinleşme önerilerimiz:
👤 Kişi: John Nash
Oyun teorisiyle “ben böyle yaparsam o ne yapar?” denklemine bilimsel bir zemin kuruyor.
🎬 Film: Hayat Güzeldir (La Vita é Bella)
Oyunun en ağır gerçeklikte bile bir “koruma kalkanı”na dönüşebileceğini gösteriyor.
📘 Kitap: Oyuncu Anne / Şermin Yaşar
Oyunu evin içine geri çağırmak için pratik bir kapı aralıyor.
Bugün birlikte oyun üzerine düşündük.
Oyunun hayatınıza kattığını da, oyunsuzluğun sizden götürdüğünü de konuştuk.
Artık top sende, çünkü hayatının ipleri senin elinde.
Konuyla ilgili videomuzu şuradan izleyebilirsiniz:
İş Filozofu Ekosistemi WhatsApp topluluğumuza katılmak için: https://chat.whatsapp.com/HCqqnqHf8AvEpQ5sERDgsM
Sevgiler,
Erkan İşçimen


