🚭İZMARİT#3 — ELİTİZM: AZINLIĞIN KONFORU, ÇOĞUNLUĞUN MESAFESİ
Elitizm çoğu zaman “kibir” diye geçiştiriliyor. Oysa elitizm; eğitim, dil, sınıf, kurum, kültür ve dijital görünürlük üzerinden işleyen bir mesafe üretme düzeni. Bu sayı, elitizmi bir karakter kusuru değil, çağdaş bir sosyal mekanizma olarak ele alıyor; popülizmle gerilimli ilişkisini, iş hayatındaki görünmez sınıfları, kültürel ve dijital biçimlerinin kapısını aralıyor.
Elit ne zaman hakaret oldu?
Bazı kelimeler vardır; bir dönem övgüdür, sonra hakarete dönüşür. “Elit” bunlardan biri. Bir yanda “nitelikli, iyi eğitimli, rafine, yetkin” çağrışımı var. Öte yanda “kopuk, kibirli, ayrıcalıklı, üstten bakan” yansıması. Aynı kelime iki farklı duygu üretir; çünkü aynı şeyden bahsetmiyoruz.
Elit, her toplumda vardır. Bu, ahlaki bir tercih değil, sosyal bir gerçekliktir. Kaynaklar, güç, bilgi ve görünürlük eşit dağılmaz. Üstelik modern dünya, eşit dağılmayan şeyleri daha da görünür kıldı: kim nerede oturuyor, kim kiminle fotoğraf veriyor, kim hangi masaya davet ediliyor, kimin mesajı görüldü, kimin mesajı boşlukta kayboldu… Elit diye bir şeyin varlığını inkâr etmek, hava gibi bir şeyi inkâr etmek gibidir. İyi ki var; maalesef var.
Ama “elitizm” dediğimiz şey başka bir şeydir. Elitizm, elit olma hâlinin kendisini “doğal bir farklılık” gibi değil, “hak edilmiş bir üstünlük” gibi kurup, bunu bir sosyal mesafeye dönüştürmektir. Daha açık söyleyelim: Elitizm, “benim yerim ayrı” duygusunun zamanla konuşma biçimine, ilişki biçimine, kurum tasarımına ve hatta gündelik alışkanlıklara dönüşmesidir.
Bu sayı, “elitler kötü” kolaycılığına ile “halk zaten anlamaz” küstahlığı arasında taraf tutmuyor. Çünkü iki cümleyle kurulmuş bir dünya, gerçekliği açıklamaz; sadece taraf seçtirir. Bizim derdimiz taraf olmak değil; mekanizmayı görmek. Çünkü mekanizma fark edilirse, insan kendi dilini, kendi refleksini, kendi otomatik tepkisini yakalayabilir. Belki de elitizmin en önemli panzehiri budur: şablonlarını yakalama ve onlardan kurtulma.
Elitizmin en tehlikeli biçimi kaba olanı değildir. Kaba elitizm zaten görünür; insan kendini korur, mesafe koyar, hatta alay eder geçer. Asıl mesele “nazik elitizm”dir. Nazik elitizm kapıyı yüzüne çarpmaz; kapıyı yok sayar. Sesini yükseltmez; senin sesini duyulmaz kılar. Sana hakaret etmez; seni konuşmanın dışında bırakır. Modern elitizm çoğu zaman böyle işler: Dokunmadan iterek.
Modern elitizmin yeni sermayesi: erişim
Tarihte elitler hep vardı. Değişen şey, elitliğin hangi hikâyeyle meşrulaştırıldığı. Aristokraside soydu; sanayi toplumunda sermayeydi; modern bürokraside diploma ve uzmanlıktı. Bugün ise giderek daha fazla “erişim” ve “ağ” (network) oluyor.
Bu çağın elitizmi çoğu zaman paradan çok erişimle çalışıyor. Hangi masalara oturabildiğin, hangi toplantılara çağrıldığın, kimin mesajına cevap alabildiğin, hangi konuşmanın içine düşebildiğin… Erişim yeni sermaye gibi işliyor. Üstelik görünmez bir sermaye. İnsan “niye dışarıdayım?” sorusunun cevabını bulamadığında, elitizm asıl gücünü kazanıyor. Sistem görünmezse itiraz da zorlaşıyor. İnsanlar bazen haksızlığa değil, belirsizliğe dayanamaz. Erişim elitizmi, belirsizliği kalın harflerle yazar.
Şimdi küçük bir sahne düşünün: Bir toplantı var. Resmî bir toplantı değil, “buluşma”. Bazıları davetli, bazıları davetsiz. Bazıları fotoğrafa giriyor, bazıları fotoğrafın arkasında. Bazıları konuyu belirliyor, bazıları dinliyor. Bu bir an gibi görünür. Ama tekrarlandıkça sosyal yapı olur. Elitizm bazen bir cümle değildir; yalnızca bir davet listesidir.
Popülizm–elitizm sarkacı: iki uç birbirini nasıl büyütür?
Bir önceki sayıda popülizmi konuştuk. Elitizm, popülizmin doğal karşıtı gibi durur ama aslında onun en büyük yakıtıdır. Elitizm popülizme malzeme verir; popülizm de elitizmi daha da sertleştirir.
Elitizm “halk anlamıyor” der. Popülizm “elitler kopuk” der. Her iki cümle de kolaydır. Her iki cümle de rahatlatıcıdır. Çünkü insanın o en zor şeyi yapmasına gerek bırakmaz: Diğerini anlamaya çalışmasına. Bu sarkaç yüzünden toplum “diyalog” üretmek yerine “etiket” üretir. Elitizm karmaşık meseleleri anlaşılmaz kılar; popülizm onları anlaşılır değil, indirgenmiş hâle getirir. Sonuçta hakikatin kendisi kaybolur; geriye iki kampın birbirine kalkan olarak doğrulttuğu önyargıları kalır.
Burada önemli bir ayrım var: Popülizm çoğu zaman duygusal bir sıcaklıkla çalışır. Elitizm ise duygusal bir soğuklukla. Popülizm sıcak bir kalabalık dili kurar; elitizm soğuk bir mesafe dili. İkisinin de ortak sonucu aynıdır: konuşabilme ve anlayabilme kapasitesini zayıflatmak.
Bu yüzden elitizmi sadece “üst sınıfların kabalığı” diye görmek hatadır. Popülizmin ürettiği kutuplaşma da elitizmin nedeni olabilir. Tabi elitizim de popülizme zemin hazırlayabilir. Kimin başlattığı unutulan bir kan davası...
İki uç birbirine düşman görünür ama birbirine hizmet eder. Biri “ben haklıyım çünkü onlar kötü” der; diğeri “ben haklıyım çünkü onlar cahil” der. İki taraf da kendini büyütürken gerçeği küçültür.
Elitizmin psikolojisi: üstünlük niye bu kadar çekici?
Elitizmi yalnızca “ahlaki sorun” diye okumak eksik kalır. Altında yatan bir psikoloji var.
Modern hayat belirsiz. Belirsizlik, insan zihninde tehdit gibi algılanır. Tehdit algısı arttığında zihin bir şeye tutunmak ister. Tutunma noktalarından biri statüdür. “Ben doğru yerdeyim” hissi, kaygan zeminde emniyet kemeri gibi çalışır. Bu yüzden elitizm sadece kibir değil; bazen korkunun ve özgüvensizliğin rafine hâlidir.
İnsan kendini değerli hissetmek ister. Değerli hissetmenin iki yolu vardır: üretimle değer yaratmak ya da başkasını küçülterek değer kazanmak. Birincisi emek ister. İkincisi için birkaç sözcük yeter. Elitizm ikinci yolu kibar bir formda sunar. Kaba hakaret etmez; daha rafine bir küçümseme üretir. Bazen bir yüz ifadesiyle, bazen bir kelime seçimiyle, bazen “bizim çevre” diyerek.
Bir defa “ben sizden yukarılarda bir katım” hikâyesi kuruldu mu, onu sürdürmek gerekir. Bu noktadan sonra elitizm bir tutum olmaktan çıkar; bir savunma mekanizmasına dönüşür. Çünkü o katın düşmesi, kişinin kendini tanımladığı zeminin kaybı gibi hissedilir. Bu yüzden elitizm, dışarıdan eleştiri aldığında sadece “fikrim eleştirildi” demez; “benim varlığım tehdit ediliyor” gibi algılayabilir. Tepkisi sertleşir. Daha da kapanır. Daha da seçer.
Ve elitizm her zaman “üstte” olmaz. Bazen çok küçük bir çevrede, çok küçük bir ölçekte, çok sıradan bir yerde bile olabilir. İki arkadaş grubunun birbirine bakışı, iki departmanın birbirini küçümsemesi, iki semtin birbirini yargılaması… Elitizm bazen yukarıdan aşağı değil, yandan yana işler. İnsanlık, kendinden olmayanı dışlamak konusunda epeyce yenilikçidir.
İş hayatında elitizm: kurum içi kastlar
Kurumlar elitizmi saklamak için mükemmel ortamlardır. Çünkü kurumlarda hiyerarşi vardır. Hiyerarşi, doğru kullanılırsa iş üretir; yanlış kullanılırsa mesafe üretir.
Kurumsal elitizmin en sık görüldüğü yerlerden biri “potansiyel” ve “görünürlük” oyunlarıdır. Yetenek programları, liderlik havuzları, seçilmiş projeler… Bunlar doğru yapıldığında gelişim üretir; yanlış yapıldığında kulüp üretir.
Kulübün sonucu şu olur: aynı yerlere hep o insanlar çağrılır. O insanlar, aynı bilgiyi önceden duyar. O insanlar, ortak görünürlüğe erişir. Sonra “zaten onlar daha iyiydi” anlatısı devreye girer. Oysa bazen “daha iyi” olmaktan çok “daha göz önünde” olmuşlardır. Bir süre sonra sistem kendi seçtiğini haklı çıkarır; seçilmeyenleri görünmez kılar.
Kurumsal elitizmin en tehlikeli türlerinden biri dildeki elitizmidir. Jargon kullanarak kapıları içerden kapatmak. Bir problemi çözmek için değil, anlaşılmadıkça güçlü görünmek için konuşmak. Toplantı çözüm alanı olmaktan çıkar; statü sahnesine dönüşür. Kimse “bilmiyorum” diyemez olur. Kimse “bu cümleyi açar mısın?” diye soramaz olur. İnsanlar anlamadıkları şeyi anlamış gibi yapar. Kurumun zekâsı düşer; çünkü kurumun kendine dürüst olmak yerine gölgelerde kaybolmaya başlamıştır.
Bir de kurumsal mekân elitizmi var. Kimin nerede oturduğu, kimin hangi toplantıya çağrıldığı, kimin kime raporladığı, hangi ekibin “stratejik” sayıldığı… Elitizm bazen cümle değildir; organizasyon şemasıdır. Ve bu şemalar, insanların birbirini “insan” olarak değil “katman” olarak görmesine neden olur.
Network elitizmi de kurumsal hayatın yeni kast sistemidir. “Benim telefonumda kimler var?” sorusu modern dünyada önemlidir; bunu inkâr edemeyiz. Ama network kapı açmak için değil, kapıları yüze kapamak için kullanıldığında elitizme dönüşür. Güç paylaşılmadıkça sertleşir. Sertleştikçe kurumun içindeki güven azalır. Güven azaldıkça insanlar politikleşir. Politikleştikçe kalite düşer. Bu döngü, kurumlar içten içe çürütür.
Kültürel elitizm: zevk üzerinden kurulan hiyerarşi
Elitizmin kültürel hâli çoğu zaman “ince” görünür. Kimse “senden üstünüm” demez. Ama “sen onu mu dinliyorsun?” diye sorar. “Oraya mı gidiyorsun?” der. “Bunu mu okuyorsun?” diye şaşırır. Bu cümleler bilgiyle ilgili değil; mesafeyle ilgilidir.
Kültürel elitizm, zevki bir ayrıştırma aracına çevirir. Oysa zevk, kişinin dünyayla kurduğu özgün bir ilişkidir; hiyerarşi aracı değil. Kültürel elitizmin en büyük zararı, merakı öldürmesidir. İnsanlar bir şeyden keyif aldıkları için değil, yanlış sınıfa yazılmamak için seçim yapmaya başlar. Bu da sahiciliği ve samimiyeti tüketir.
Burada bir başka problem daha var: Kültürel elitizm çoğu zaman kendini “kalitenin yılmaz savunucusu” olarak sunar. “Ben sadece kaliteyi savunuyorum” der. Oysa kaliteyi savunmak başka, insanı küçültmek başka. Kaliteyi öncelemek insanı büyütmeliyken; elitizm insanı küçültür. Birinde açıklama vardır; diğerinde imâ. Birinde öğretme vardır; diğerinde dışlama.
Kültürel elitizm aynı zamanda bir “utanma” üretir. İnsanlar bazı şeylerden keyif aldığını söylemeye utanır (örneğin bülten yazarının nargile içtiğini söylemekten utanmaya başlaması gibi). Bazı kitapları sevdiğini söylemeye utanır. Bazı dizileri izlediğini söylemeye utanır. Çünkü elitizm, zevki bir statü işaretine çevirir. Statü işaretleri çoğaldıkça insanlar kendini sürekli sınıflandırılmış hisseder. Bu, toplumsal ruh halini de bozar: herkes bir şey saklamaya başlar. İki yüzlülük toplumsal reflekse dönüşmüştür.
Dijital elitizm: görünürlük, erişim ve “cevaplanma ayrıcalığı”
Dijital çağ elitizmi bitirmedi; sadece başka bir forma soktu. Bugün elitizmin bir kısmı algoritmalar üzerinden yürüyor. Kim öne çıkıyor? Kimin sözü dolaşıma giriyor? Kim bir cümle kurduğunda yankılanıyor? Kim görünür, kim görünmez? Makineler “yapay zeka” adı altında elitizmi öğreniyor.
Dijital elitizmin en somut hâli “erişim”dir. Bazı insanlar her yere ulaşabilir; bazıları hiçbir yere ulaşamaz. Bazılarının mesajına dönülür; bazılarının mesajı bir boşlukta kaybolur. Bu bazen doğal bir yoğunluk meselesidir, doğru. Ama bazen de bir kast refleksidir: “Benim vaktim, senin vaktinden kıymetli.” Bu düşünce açıkça söylenmez; davranışta görünür.
Bir de dijital kabile kodları var abi. Hangi formatı kullanırsan “bizden” sayılırsın; hangi kelimelerle konuşursan “dışarıda” kalırsın. Elitizm bazen bir mavi tik değildir; doğru referansı bilmek, doğru şakayı yakalamak, doğru tonu taklit etmektir. Kodlar, insanı içeri alır veya dışarıda bırakır. Modern elitizmin en güçlü yanı budur: kapı tokmağı görünmezdir. İnsan neresinden tutacağını şaşırır kalır.
Dijital elitizm “fikri” değil, “kişiyi” büyütür. Bu da düşünce dünyamızın kalitesini düşürür. Çünkü insanlar doğru olduğu için değil, kim söylediği için inanır. Oysa düşüncenin kalitesi, söyleyenin unvanıyla / etiketiyle değil, söylediğinin sağlamlığıyla ölçülmelidir. İşte elitizmin en tehlikeli hali, bu terazinin bozulmasıdır.
Mikro-elitizm: herkesin içinde küçük bir versiyon
Elitizmi sadece “tepede olanların sorunu” gibi görmek rahatlatıcı ama eksik. Çünkü elitizm gündelik hayatta da yaşar. Bazen aile içinde, bazen arkadaş sohbetinde, bazen iç sesimizde. “Ben onlarla aynı ortamda duramam” dediğimiz anlarda elitizmin küçük hâlini üretiriz. Bu cümle bizi rahatlatır ama dünyayı daraltır.
Mikro-elitizmin en sık görüldüğü yer dile vuran tembelliktir. “Bunlar zaten…” diye başlayan cümleler. “Sen anlamazsın” gibi kestirmeler. Bir kişiyi bir cümleyle pasifize etmenin dayanılmaz hafifliği! Elitizm bir noktadan sonra sosyal bir mekanizma olmaktan çıkıp, bir algılama ve düşünme biçimine dönüşür: dünyayı aslında hiç var olmayan kategorilere ayırmak...
Ve bu düşünme biçimi, insanın öğrenme kapasitesini öldürür. Çünkü öğrenmek, temas ister. Temas ise eşitlik hissi ister. Elitizm eşitlik hissini bozar. Eşitsizlik hissi öğrenmeye ket vurur. Öğrenme durduğu an, elitizm “haklıymış gibi” görünür; çünkü elitist kişi, anlamadığı insanı anlamaya çalışmaz, sonra “zaten anlamıyordu” der. Bu da sonunda kendini doğrulayan bir kehanete dönüşür.
Mikro-elitizmin panzehiri çoğu zaman “tevazu” gibi soyut bir erdem değil; çok daha somut bir şey: merak. “Acaba ben neyi atlıyorum?” sorusu. Çünkü merak, mesafeyi azaltır. Merak, insanı “üstten bakma” refleksinden çıkarıp “anlama” refleksine sokar. Zamanında bir Silikon Vadisi bilgesinin de dediği gibi “Aç Kal. Budala Kal.”
İyi elit var mı? Seçkinlik etiği
Buraya kadar elitizmi epey silkeledik. Ama şu soruyu unutmamak gerekir: Elit olmadan olur mu? Uzmanlık olmadan, kalite olmadan, ustalık olmadan? Hayır. O yüzden mesele “elitleri yok edelim” değil; “elitizmi önleyelim”. Elitlere evet, elitizme hayır.
Gerçek seçkinlik, ayrıcalık değil sorumluluktur. Daha az yük almak değil, daha fazla yük taşımaktır. Bilgiyi kapı kapamak için değil, kapı açmak için kullanmaktır. Anlaşılır ifadeyi seviyeyi düşürmek değil, saygı olarak kabul etmektir. Eleştiriyi düşmanlık değil, geribildirim verisi saymaktır.
Sağlıklı elitliğin en temel ilkesi şudur: üstünlük hissi değil, katkı disiplini. Eğer bir insan gerçekten nitelikliyse, bunu başkasını küçültmeden de gösterebilir. Hatta belki nitelik tam da budur: Küçültmeden büyütmek. Mesela, “temizliğe gelen kadın kadar bile kazanamıyoruz” ya da “anca şu şu markete kasiyer olursun” gibi söylemleri toplumun ciğerinden söküp almak. Bu fark küçük görünür ama toplumun ruhunu belirler.
Kapanış: Elit olmadan olmuyor, elitizmle de olmuyor
Bu sayının son cümlesini net koyalım: Elitler büyütür; elitizm ise çürütür.
Siz değerli okuyucularımızı bir zamanların ünlü mankeni Aysun Kayacı’nın elitizmin doruğundaki şu sözüyle baş başa bırakıyor ve yazımızı noktalıyoruz:
“Dağdaki çobanla benim oyum eşit mesela... Niye?” Aysun Kayacı.
Sevgilerimle,
Erkan İşçimen


